31 Temmuz 2009 Cuma
Başlıca İbadetler
1. Kelimeişahadet getirmek:
Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğunu bildiren şahadet cümlesini gönülden inanarak dil ile söylemektir. Kelimeişahadet şöyledir:
Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu verasuluh.
Anlamı: Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur; yine şahitlik ederim ki Hz. Muhammed, Allah’ın kulu ve elçisidir.
Bir kimsenin yaptığı ibadetlerin kabul olması için bu birinci şartın yerine getirilmiş olması gerekir.
2. Namaz kılmak:
Namaz kılmak, akıllı ve sorumluluk çağına gelmiş olan her Müslüman’a farzdır. Namaz, Yüce Allah'a gösterilecek saygının en güzel ifadesidir. Namaz kılmakla Allah'ın bize verdiği sayısız nimetlere karşı teşekkür etmiş oluruz. Yüce Allah, Kuranıkerim’de, namazın bizi her türlü kötülükten alıkoyacağını bildiriyor.
3. Oruç tutmak:
Oruç, tan yerinin ağarmasından Güneş'in batışına kadar yemeden, içmeden ve benzeri birtakım bedeni isteklerden uzak durmak demektir. Oruç, sadece Hz. Muhammed'in gönderildiği topluluklara değil, onlardan önce gönderilmiş olan peygamberler dönemindeki halklara da emredilmiştir. Orucun farz olduğunu bildiren ayet, anlam olarak şöyledir: ''Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.''
Peygamberimizin bildirdiğine göre Yüce Allah, ramazanda oruç tutanı mükafatlandıracak ve günahlarını bağışlayacaktır. Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır:
''Bir kişi, ramazanın faziletine inanarak ve mükafatını umarak oruç tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.''
4. Hacca gitmek:
Hac, dinen zengin olan Müslümanların yapmakla yükümlü oldukları bir ibadettir. Hac, usulüne uygun bir şekilde ihrama girmek, zamanında Arafat'ta vakfe yapmak (durmak) ve Kabe'yi tavaf etmektir.
Hac ibadetinin yapılmasını Yüce Allah bize Kuranıkerim’de emretmiştir. Hac, hem mal (para) hem de bedenle yapılan bir ibadettir. Hac ibadeti ile Yüce Allah'a verdiği nimetler için şükrederiz. Ayrıca ona karşı kulluk görevini de yerine getirmiş oluruz. Sevgili Peygamberimiz haccın önemini belirtmek için şöyle buyurmuştur: ''Kim Allah için hacceder de, (bir daha) günah işlemezse anasından yeni doğmuş gibi tertemiz olarak döner.''
5. Zekat vermek:
Zekat, sözlükte temizlenmek, artmak anlamına gelir. Zekat, İslam dininin belirlediği ölçüye göre zengin sayılan Müslümanların yerine getirmek zorunda oldukları bir ibadettir. Dini ölçülere göre zengin sayılanlar, her yıl mallarının veya paralarının kırkta birini (yüzde iki buçuğunu) yoksullara vererek zekat ibadetini yapmış olurlar.
Yüce Allah, Kuranıkerim’de şöyle buyurur: ''Namazı kılın, zekatı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her iyiliği Allah'ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür.'' Zekat konusunda başka ayetler de vardır.
Sevgili Peygamberimiz de zekatın önemini belirtmiş ve Müslümanlara zekat vermelerini öğütlemiştir. İnancımıza göre zekat olarak verilecek mal veya para, fakirlerin hakkıdır. Bu sebeple zengin Müslümanlar, zekatlarını severek ve karşılığında bir şey beklemeden fakirlere vermelidirler.
Zekat, yoksulları sevindirir. Geçim sıkıntısı çeken ailelerin yüzünü güldürür. Zekatı , veren de bu durumdan dolayı mutlu olur (Anlatım: M. Nur Türkeş)
KONUYU ANLADIK MI?
Farz olan başlıca ibadetler nelerdir? Her birini kısaca açıklayınız.
Niçin İbadet Edilir?
Allah'ın her emrinde olduğu gibi, yalnızca kendisine kulluk etmeyi emretmesinde de çok önemli amaçlar vardır. Bu amaçlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
1. İbadet etmekle Allah'a yakınlaşmış, kötülüklere uzaklaşmış oluruz.
İbadet eden insan Allah'ı unutmaz. Allah'ın sevgisi kalbine kök salar. Kötülükler, onu esir alamaz. Allah'a olan inancı, güveni ve bağlılığı, onu yanlış yollara sapmaktan korur. Doğru yolda, sağa sola yalpalamaksızın dimdik yürür.
2. Yalnızca Allah'a ibadet etmek, bizi diğer varlıkların kölesi olmaktan kurtarır.
Dünyada, insanı kendine çeken sayısız güzellikler vardır. Allah bunları insanların yararlanmaları için yaratmıştır. İnsanlar Allah'ı unutur, hırslarına ve tutkularına yenik düşerlerse bu güzellikleri sadece kendilerine alıkoymak ister, bu uğurda bütün hayatını harcarlar. Onları elde etme hırsı o kadar büyür ki, bu uğurda her türlü kötülüğü yapmaktan geri durmazlar. Daha çok paraya ve güce sahip olma hırsı, tarihte ve günümüzde pek çok savaşlara, ölümlere, çevre kirliliğine neden olmuştur. İnsanların bu zayıflıktan kurtulmaları, en büyük güç olarak Allah'ı bilmeleri ve yalnızca ona kulluk etmeleri ile mümkün olur.
3. Yalnız Allah'a kulluk etmekle, arzularımızın sonsuz isteklerini kontrol altına almış oluruz.
İnsanlar, çoğu zaman kötü ve yanlış davranışları, kendilerine sahip olamadıklarından, kötülüğünü bildikleri halde yaparlar. İnsan iradesi, eğer iyi eğitilmemişse, birazcık zorlukla karşılaştığında bile hemen çözülüverir. İşte ibadetlerin her biri insan iradesini güçlendiren bir programdır. Örneğin orucu düşünelim. Oruç insanı sabırlı olmaya ne kadar güzel alıştırır değil mi?
4. Yalnız Allah'a kulluk etmek, bizde hak ve adalet ölçüsü oluşturur.
Her şeyin tek yaratıcısı Allah, doğrularla yanlışları birbirinden ayırmamızda bizim için önemli bir ölçüdür. Bu durum, Allah'a ibadet eden insanlarda ortak bir hak ve adalet ölçüsü oluşturur.
5. İbadet etmekle Allah'a şükür görevimizi yerine getirmiş oluruz.
Allah'ın üzerimizde sayısız nimetleri vardır. Bu nimetlerin karşılığında teşekkür etmek, Allah'ın yüceliğini ve cömertliğini anmak en önemli görevimizdir. Allah'a ibadet etmekle bu görevimizi yerine getirmiş oluruz.
İbadet etmekle ne elde ederiz?
1. Allah' ibadet etmekle onun sevgisini ve rızasını elde ederiz.
2. İyi huy ve davranışlar kazanır, kötü huy ve davranışlardan uzaklaşırız.
3. İnsanların da sevgisini ve takdirini kazanırız.
4. Allah, kalbimize ferahlık verir; zor işlerimizi kolaylaştırır; nimetlerini arttırır. Bizden yardımını hiçbir zaman eksiltmez. Bize dost olur. Allah'ın dostluğunu kazanmak, ne büyük bir mutluluktur!
(Anlatım Dr. Ali Kuzudişli)
KONUYU ANLADIK MI?
1. Allah'a ibadet etmenin asıl nedeni nedir?
2. Allah, neden sadece ona kulluk etmemizi emretmektedir? 4 madde yazınız.
İbadetlerle İlgili Kavramları Öğreniyoruz
Bu üç özelliğe sahip olan kişiler ibadetleri yerine getirmekle mükellef, yani sorumludur.
Dini sorumlulukların kendi aralarında dereceleri vardır. Bunlar da üç kısımda incelenir.
Farz: Kesinlikle yapılması gereken ibadetlerdir. Örnek: Namaz kılmak, oruç tutmak. Bu ibadetler yapılmadığı takdirde kişi sorumlu olur. Bir ibadetin farz olması demek, onun Yüce Allah tarafından açık ve net olarak emredilmiş olduğunu gösterir.
Vacip: Mutlaka yapılması gereken ibadetler olmakla birlikte farz kadar kuvvetli olmayan ibadetlerdir. Örnek: Kurban kesmek, bayram namazı kılmak. Bir ibadetin vacip olması demek, onun Allah tarafından emredilmiş olduğunu gösterir ancak bu emirler farz kadar açık ve net değildir.
Sünnet: Farz ve vacip ibadetlerin dışında Peygamberimizin genelde sürekli olarak yaptığı ve bize de yapmayı önerdiği ibadetlere sünnet denir. Örnek: Yemekten önce elleri yıkamak, diş temizliğine dikkat etmek gibi. (Anlatım: Dr. Ali Kuzudişli)
KONUYU ANLADIK MI?
Mükellef ne demektir? Mükellef olmanın şartları nelerdir?
Farz ne demektir? Farz ibadetlere 2 örnek veriniz.
Vacip ne demektir? Vacip ibadetlere 2 örnek veriniz.
Sünnet ne demektir? Sünnet ibadetlere 2 örnek veriniz.
(alıntı konudur...
1. İbadet Nedir?
Allah’ın bize sayısız iyilikleri ve nimetleri vardır. İnsanı hiç yoktan yaratıp, görecek göz, işitecek kulak, tutacak el, yürüyecek ayak, düşünecek akıl veren Allah’a şükretmesi, emrettiği ve hoşlandığı işleri yapması, yasaklarından kaçınması insan üzerine bir görevdir. Bizi yoktan yaratıp, bize yaşam veren, bütün evreni hizmetimize sunan, bizi üstün bir varlık yapan Yüce Allah’tır. Bize verilen küçük bir hediye ve yapılan iyilik karşısında teşekkür etmeyi ihmal etmeyiz. O halde bizi yaratan, çevremizi güzelliklerle süsleyen, sayısız nimetler ve güzel duygular veren Allah’a olan şükür borcumuzu yerine getirmeliyiz.
İnancımıza göre ibadet, inandığımız ilkelerin günlük yaşamda yerine getirilmesidir. Bu yolla kişi Yüce Allah’a başlılığını her an canlı tutma olanağı bulur. Böylece insan yücelir. Yüce Allah;
“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” ( Zariyat 56) buyurmaktadır.
İbadet, inanan insanı Allah’a yaklaştıran en güzel araç, sıkıntılardan koruyan bir sığınaktır. Hayatta bunalıma düşen, ümitsizliğe kapılan insanlar ibadet ederek Allah’ın rahmetine ve huzura kavuşurlar. İnsan ibadet sayesinde, dünyanın maddi bağlarından kurtularak ruhen yükselir.
Anlatım: Dr. Mustafa Akman
İslam'ın en önemli ibadetleri beş başlık olarak İslam'ın şartlarında toplanmıştır. İslam'ın beş şartı şunlardır:
Kelimei şahadet getirmek.
Namaz kılmak
Oruç tutmak
Zekat vermek
Hacca gitmek
Bunlar İslam'ın en önemli ibadetleridir. Ancak ibadetler bunlarla sınırlı değildir. Temiz, doğru ve dürüst olmak, Allah'ın rızasını gözeterek çalışmak, insanlara yardımcı olmak ve benzeri güzel huy ve davranışlar da ibadettir. İslam'da her bir ibadetin kendine göre bir özelliği ve amacı vardır. Bu nedenle imkanlarımız ölçüsünde herbirini yapmaya özen göstermeliyiz. (A.K.)
KONUYU ANLADIK MI?
İslam'ın beş şartı nedir?
"Çalışmak da ibadettir" diyerek yapılması zorunlu ibadetleri terk edebilir miyiz? Niçin?
İhlas Suresi ve Anlamı
İhlas ne demektir?
İhlas, samimi olmak, dine içten bağlanmak, dinin esaslarını sırf Allah rızası için uygulamak, her türlü hurafe ve batıl inançlardan samimiyetle arınmaktır.
İhlas suresi hakkında kısa bilgi:
İhlas suresi, Kur'an'ın 112 suresidir. Mekke döneminde nazil olmuştur. Kur'an'daki en kısa surelerden biridir. 4. ayettir. Bu sure İslam dininin temeli olan "Allah'ın birliği(tevhit)" ilkesini en güzel, en özlü bir şekilde açıklar.
İhlas ve anlamı
Bismillâhirrahmanirrahim
Merhametli, esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla:
1.Kul hüvallâhü ahad.
(Ey Muhammed!) De ki: O Allah’tır, bir tektir.
2.Allahü s-samed.
“Allah samettir.(Her şey ona muhtaçtır; o, hiçbir şeye muhtaç değildir)
3.Lem yelid ve lem yûled.
O, doğurmamış ve doğmamıştır.
4.Ve lem yekûn lehû küfüven ahad.
Hiçbir şey O’nun dengi ve benzeri değildir.
Hazırlayan: Osman Ay)
Yukarıdaki metni word formatında indir
KONUYU ANLADIK MI?
İhlas Suresini ezberden defterine yazabilir misin?
İhlas Suresinde hangi konudan söz edilmektedir?
İhlas Suresine göre Allah nasıl bir varlıktır?
Çalışırım, Allah'ın Yardımına Güvenirim ve Başarırım
Çalışmak ne demektir?
Çalışmak, bir amaca ulaşmak için, bir yarar elde etmek için zihinsel ve bedensel olarak emek harcamak, gayret göstermek ve bu konuda gerekli önlemleri almaktır.
İnsan, bilen, öğrenen, irade sahibi, yapıcı ve üretici bir varlıktır
İnsan, bilen ve öğrendiklerini kavrayan bir varlıktır. O, öğrendiklerini konuşarak ve yazarak başkalarına aktaran bir varlıktır. Ayrıca Allah insana tercih etme ve tercih ettiği bir işi gerçekleştirme gücü vermiştir. Bu nedenle insan yapıcı ve üretici bir varlıktır. Bu özellikleri sayesinde çalışarak en küçük şehirlerden dev sanayi ürünlerine, güzel sanatlardan mimariye kadar pek çok şey meydana getirmiştir.
İnsan niçin çalışmak zorundadır?
İnsan, barınma, beslenme, korunma gibi ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için çalışmak zorundadır. Ayrıca bilgili, kültürlü, görgülü bir insan olmak için okuyup ilim öğrenmek, bilimsel araştırma ve incelemelerde bulunmak, bu konularda başarılı olmak için de çalışmak gerekir. Bu gün bilimsel ve teknik alanlarda yapılan, hayatımız kolaylaştıran pek çok alet ve buluşlar çalışmakla gerçekleşmiştir.
Çalışmak bize neler kazandırır?
Hayatta mutlu ve başarılı olmanın temel anahtarı çalışmaktır. Çalışan insan, kazancıyla kendisinin ve aile bireylerinin ihtiyaçlarını karşılar. Böylece rahat, huzurlu ve onurlu bir yaşam sürerler. Gelirini artırdığında yoksullara, düşünlere maddi yardımda bulunur. Yeni iş alanları açmak suretiyle ülkesinin kalkınmasına yardımcı olur. Bu durum insana mutluluk verir ve onu huzurlu kılar. Aynı zamanda Allah'ın doğuştan verdiği yeteneklerimizi geliştirir. Böylece hem bedenen hem de ruhen sağlıklı, başarılı bir birey haline getirir.
Dinimizde çalışmanın önemi nedir?
Çalışmak ve yaptığı işi en güzel şekilde yapmak Allah'ın bir emridir. Bu nedenle dinimizde çalışmak bir ibadettir. Dinimiz insanların çalışmalarını, huzurlu ve onurlu bir hayat sürmelerini ister. Kur'an, insanın ancak çalışarak birtakım şeyleri hak edebileceğini, emeğinin karşılığını mutlaka göreceğini bildirmiştir. Konu ile ilgili olarak Yüce Allah Kur'an'da şöyle buyurmaktadır: "İnsan ancak çalıştığının karşılığına sahip olur. Onun çalışması şüphesiz görülecek ve ona karşılığı tastamam verilecektir" (Necm suresi, ayet 39-41) Peygamberimiz bir sözünde "Hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir lokma yememiştir" (Buhari) buyurarak çalışmayı övmüştür.
Allah'ın yardımını hak etmek için neler yapmalıyız?
Çalışmadan "Ben Allah'ın yardımına güvenirim, Allah bana yardım eder" anlayışı dinimizce doğru değildir. Çünkü Allah'ın yardımını hak edebilmek için; öncelikle çalışmalı, emek harcamalı ve gayret göstermeliyiz. Çalışmalarımızda doğruluktan ayrılmamalı ve hileye başvurmamalıyız. İşlerimizi hiçbir eksiklik bırakmadan yerli yerinde, zamanında, planlı yapmalı ve kararlı olmalıyız. Elimizden gelen gerekli çabayı gösterdikten sonra Allah'tan yardım beklemeli ve ona güvenmeliyiz. Konu ile ilgili olarak Yüce Allah Kur'an'da şöyle buyurmaktadır: "… Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever. (Ali İmran suresi, ayet 159) Anlatım: Osman Ay
Yukarıdaki metni word formatında indiriniz.
KONUYU ANLADIK MI?
Çalışmanın ne demek olduğunu açıklayınız
Neden çalışmak zorunda olduğumuzu açıklayınız
Çalışmak bize neler kazandırır? Açıklayınız
Dinimizin çalışmaya verdiği önemi açıklayınız
Allah'ın yardımını hak etmek için neler yapmalıyız?
alıntı konudur...
Allah Bizimle Beraberdir
Allah'ın bizimle beraber olması ne anlama gelir?
Yüce Allah, her şeye güce yeten, bizi daima gören ve gözetendir. Bu durum Allah'ın biz insanları çok sevdiğini, koruduğunu, gözettiğini ve daima bizimle olduğu anlamın gelir. Konu ile ilgili ayetlerden bazıları şunlardır:"… Nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir." (Hadid suresi, ayet 4) "Doğu da batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz dönün Allah oradadır." (Bakara suresi, ayet 115)
Allah'ın biz insanları sevdiğini, koruduğunu, görüp gözettiğini nasıl anlarız?
Allah da insanı değerli ve üstün varlık olarak yaratmıştır. Kur'an'da geçen "Biz, gerçekten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık" (İsra suresi, 70) ayeti insanın üstün ve değerli bir varlık olarak yaratıldığını belirtmektedir.
Allah insanı özenle yaratmıştır. Allah şöyle Kur'an'da buyurur: "Biz gerçekten insanı en güzel biçimde yarattık. (Tin suresi, 4)
Allah Kur'an'da insana yakın olduğunu çeşitli ayetlerde belirtmiştir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Kullarım beni sana sorduklarında bilin ki ben onlara çok yakınım..." (Bakara suresi, 186)
Allah'ın insanları sevdiğinin en güzel göstergesi verdiği nimetlerde kendini göstermektedir. Allah, insanın varlığını sürdürmesi için evrendeki her şeyi onun emrine vermiştir. İnsanın hayatını sürdürebilmesi için; havaya, suya, yiyeceklere, giyeceklere ihtiyacı vardır. Evrendeki bütün kaynaklar ve varlıklar bizim yiyecek, giyecek ve diğer ihtiyaçlarımızı karşılamak için yaratılmıştır. Allah Kur'an'da şöyle buyurmaktadır: "Allah, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı." (Bakara suresi, 29)
Allah insanı diğer varlıklarda bulunmayan akıl, irade, düşünme, bilme gibi yeteneklerle donatmıştır. Aklı ve düşüncesi ile iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, faydayı zarardan ayırt eder. Çevresinde olup bitenleri anlar ve değerlendirir. İradesini kullanarak da davranışlarını kontrol eder ve onu iyiye, güzele yönlendirir.
Allah, sonsuz merhametinin gereği olarak bizim doğru ve dürüst bir şekilde yaşayabilmemiz için iyi ve kötü yolları göstermiştir. Bunun için kitap ve peygamberler göndermiştir. Bütün bunlar Allah'ın biz insanları çok sevdiğinin ve bize değer verdiğinin en açık delilidir.
Allah, insanın sahip olduğu akıl, din, namus, onur, mal ve can gibi değerleri kutsal saymış, koyduğu emir ve yasaklarla onun bu değerlerini koruma altına almıştır. İnsanın Allah katındaki değerinin ve sevgisini ifadesi olarak, "bir insanı öldürmek, bütün insanlığı öldürmeye" eş değer bir suç olarak kabul edilmiştir.Allah'ın varlığına, birliğine gönülden inanır, onu çok anar ve ondan yardım dilersek onu kalbimizde hissederiz.
Allah'ın varlığına, birliğine gönülden inanır, onu çok anar ve ondan yardım dilersek onu kalbimizde hissederiz. O, çocukların ve iyi insanların her zaman yanında ve yardımcısıdır. O, kendine inananlarla beraberdir, güçsüzlerin, çaresizlerin yardımcısı ve en büyük dostudur. Çünkü Allah koruyucu, bağışlayıcı, her şeyi işiten, bilen, gören ve her şeye gücü yetendir. Yüce Allah Kur'an'ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: " Allah'a gönülden bağlanıp, ona karşı gelmekten sakınan kimseye yüce tanrı (her işte) sıkıntıdan çekip kurtaracağı bir yol gösterir ve onu hiç beklemediği yerden rızık ihsan eder, çünkü kim Allah'a güvenip gönülden bağlanırsa yüce Allah ona yeterlidir." (Talak, 2-3)
Allah'ın bizimle beraber olduğunu bilmek bize neler kanlandırır?
Allah'ın her zaman bizimle beraber olduğunu bilmek bizi, güvenli, mutlu ve huzurlu kılar. Sıkıntılı ve üzüntülü anlarımızda onu yanımızda olduğunu bilmek bizi rahatlatır ve bize güç verir. Aynı zamanda iyi davranışlarda bulunarak onun sevgisini kazanırız. Onun sevgisini kazanmak, ona sığınmak bizi mutlu eder, içimiz rahatlar, huzur duyarız.
Allah'ın bizimle beraber olduğunu bilmek ve buna inanmak davranışlarımızı nasıl etkiler?
Allah'ın her zaman kendisini koruyup gözettiğini bilmek, insanı daima güzel işler yapmaya yöneltir. Bu düşünce onu kötü şeylerden uzaklaştırır. Kimsenin gönlünü kırmaz. Herkese sevgiyle yaklaşır. Kendisi için istediğini başkaları için de ister. İyiliksever, dürüst, hoşgörülü, merhametli olur. Sorumluluklarını bilir ve ona göre davranır. Böyle duygu ve düşüncelere sahip olan insanları herkes sever.
Kalbi Allah sevgisi ile dolu olan insan, ailesini, arkadaşlarını, insanları, vatanını ve milletini sever. Allah'ın özenle yarattığı varlıkları koruyarak ona olan sevgisini gösterir. Böylece çevresiyle uyumlu bir yaşam sürdürür. Bu durum insana huzur ve mutluluk verir.
Allah sevgisi bütün sevgilerin kaynağı, en yücesi, en kutsalıdır. Bir insan için en büyük mutluluk Allah'ın sevdiği kimselerden olmaktır. Biz de Allah'ın sevgisini elde edebilmek için insanlığın paylaşabileceği değerler ortaya koymamız gerekir. (Anlatım Osman Ay)
Yukarıdaki anlatımı word formatında indir
alıntı konu
Allah'ın Her Şeye Gücü Yeter
Allah'ın her şeye gücü yetmesi ne anlama gelir?
Allah'ın sınırsız bir güce sahip olması anlamına gelir. Çünkü evrendeki her şey onun gücü ve kudretiyle olmaktadır. O'nun için hiçbir zorluk yoktur. Allah, sadece kendisinde var olan sonsuz gücü ile dilediğini yapmaktadır. İnsanlara ve diğer canlılara bir şeyler yapabilme gücünü veren de Allah'tır. O, istediğine istediği kadar güç bağışlar. Dilediğinin gücünü geri alır. Bunun bilincinde olan Müslümanlar bir işe başlarken veya bir işte zora düştükleri zaman Allah'a şöyle dua ederler: "Allah'ım güç ve kudret ver" Allah'ın sonsuz güç sahibi olduğu Kur'an'ın birçok ayetinde vurgulanmıştır. Bunlardan birinin anlamı şöyledir:"... Allah muhakkak her şeye gücü yetendir"(Bakara suresi ayet 109)
Allah'ın her şeye gücü yettiğini nasıl anlarız?
Allah'ın bütün yıldızları, ayı, güneşi, dünyayı ve dünya üzerindeki canlı ve cansız varlıkları yaratması onun sonsuz bir güce sahip olduğunu gösterir. Düzenli bir şekilde doğup batan güneş, mevsimlerin birbiri ardınca gelmesi, tabiatın her mevsim ayrı bir güzelliğe bürünmesi Allah'ın sonsuz güç sahibi olduğunun göstergesidir.
Allah'ın her şeye gücü yetmesinin bizim için önemi nedir?
Şüphesiz insanın hayatında birçok ihtiyaçları, gerçekleşmesini istediği arzuları vardır. Allah´ın yarattığı varlıklar içinde en mükemmeli insandır. Buna rağmen insan bilgisi ve gücü sınırlı bir varlıktır. Her istediğini yapabilme gücüne sahip değildir. Bu nedenle bizim tek başımıza bütün ihtiyaçlarımızı ve arzularımızı karşılamamıza imkân yoktur. İsteklerimize ulaşmak için zorluk ve engellerle karşılaşabiliriz. Bunları ortadan kaldırmak için gücümüz yetmez, çaresizlikler içinde kıvranırız. Bu durumlarda sorumluluklarımızı yerine getirdikten sonra istek, beklenti ve sıkıntılarımız için sonsuz güç sahibi Allah'a dua etmeliyiz. Dua ederken araya başka varlıkları aracı kılmak dinimiz açısından doğru değildir. Çünkü Allah bize bizden daha yakındır. Anlatım Osman Ay)
Yukarıdaki anlatımı word dosyası olarak indir
Allah Her Şeyi İşitir, Bilir ve Görür
Allah her şeyi işitir
İşitmek Yüce Allah'ın sıfatlarından biridir. Allah her şeyi işitir. Ancak onun işitmesi başka varlıklarınkine benzemez. Çünkü diğer varlıklar, işitmek için kulağa veya başka araçlara ihtiyaç duyar. Oysa Allah'ın işitmek için herhangi bir alete veya organa ihtiyacı yoktur. Gizli açık, fısıltı halinde, yavaş sesle, yüksek sesle ne söylenirse hepsini işitir. Kur'an'da "Bilin ki Allah işitir ve bilir"( Bakara suresi ayet 181) buyrulur.
Allah her şeyi bilir
Allah her şeyi bilir. Aynı özellik insanlarda da vardır. İnsanlar da bazı şeyleri bilirler. Ancak insanların bilmesi Allah'ın bilmesinin yanında sınırlıdır. Allah'ın bilmesi ise sınırsızdır. Evrendeki mükemmel düzen ve ahenk Allah'ın sonsuz bir ilme sahip olduğunu gösterir. Bu konuda Yüce Allah Kur'an'da: "Karada denizde ne varsa hepsini o bilir. Onun bilgisi dışında bir yaprak dahi düşmez." (En'am suresi ayet 59)
Allah her şeyi görür
Allah her şeyi görür. Hiçbir şey onun görmesinden gizli kalamaz. Allah gizli, açık, aydınlık, karanlık ne varsa görür. Allah'ın görmesi bizim görmemiz gibi herhangi bir organ veya aletle değildir. Bir ayette "... Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür." (Bakara suresi ayet 110) buyrulur.
Bu sıfatlara sahip Yüce Allah'a inanmanın günlük yaşamımızdaki etkisi nedir?
Allah gören, işiten, bilen bir varlıktır. Bütün insanların söz ve davranışlarını görür, duyar ve bilir. Bu da konuşmalarda ve davranışlarda dikkatli ve ölçülü olmayı gerektirir. Bu sıfatlara sahip olan Allah'a iman, insanı iyi, güzel ve yararlı işler yapmaya yöneltir. Kötülüklerden sakındırır, kişiyi sorumluluk bilincine eriştirir. Bu kişi Allah'a, insanlara ve diğer canlılara karşı görevlerini en iyi şekilde yerine getirmeye çalışır. Ailesini, vatanını, milletini ve bütün insanları sever, onlara karşı şefkatli ve merhametli olur.
(Anlatım: Osman Ay)
Yukarıdaki metni word dosyası olarak indiriniz
KONUYU ANLADIK MI?
Allah'ın her şeyi işiten bir varlık olduğunu açıklayınız.
Allah'ın her şeyi gören bir varlık olduğunu açıklayınız.
Allah'ın her şeyi işitip görüyor olması bizim hayatımızı nasıl etkiler?
Allah Her Şeyi İşitir, Bilir ve Görür
Allah her şeyi işitir
İşitmek Yüce Allah'ın sıfatlarından biridir. Allah her şeyi işitir. Ancak onun işitmesi başka varlıklarınkine benzemez. Çünkü diğer varlıklar, işitmek için kulağa veya başka araçlara ihtiyaç duyar. Oysa Allah'ın işitmek için herhangi bir alete veya organa ihtiyacı yoktur. Gizli açık, fısıltı halinde, yavaş sesle, yüksek sesle ne söylenirse hepsini işitir. Kur'an'da "Bilin ki Allah işitir ve bilir"( Bakara suresi ayet 181) buyrulur.
Allah her şeyi bilir
Allah her şeyi bilir. Aynı özellik insanlarda da vardır. İnsanlar da bazı şeyleri bilirler. Ancak insanların bilmesi Allah'ın bilmesinin yanında sınırlıdır. Allah'ın bilmesi ise sınırsızdır. Evrendeki mükemmel düzen ve ahenk Allah'ın sonsuz bir ilme sahip olduğunu gösterir. Bu konuda Yüce Allah Kur'an'da: "Karada denizde ne varsa hepsini o bilir. Onun bilgisi dışında bir yaprak dahi düşmez." (En'am suresi ayet 59)
Allah her şeyi görür
Allah her şeyi görür. Hiçbir şey onun görmesinden gizli kalamaz. Allah gizli, açık, aydınlık, karanlık ne varsa görür. Allah'ın görmesi bizim görmemiz gibi herhangi bir organ veya aletle değildir. Bir ayette "... Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür." (Bakara suresi ayet 110) buyrulur.
Bu sıfatlara sahip Yüce Allah'a inanmanın günlük yaşamımızdaki etkisi nedir?
Allah gören, işiten, bilen bir varlıktır. Bütün insanların söz ve davranışlarını görür, duyar ve bilir. Bu da konuşmalarda ve davranışlarda dikkatli ve ölçülü olmayı gerektirir. Bu sıfatlara sahip olan Allah'a iman, insanı iyi, güzel ve yararlı işler yapmaya yöneltir. Kötülüklerden sakındırır, kişiyi sorumluluk bilincine eriştirir. Bu kişi Allah'a, insanlara ve diğer canlılara karşı görevlerini en iyi şekilde yerine getirmeye çalışır. Ailesini, vatanını, milletini ve bütün insanları sever, onlara karşı şefkatli ve merhametli olur.
(Anlatım: Osman Ay)
Yukarıdaki metni word dosyası olarak indiriniz
KONUYU ANLADIK MI?
Allah'ın her şeyi işiten bir varlık olduğunu açıklayınız.
Allah'ın her şeyi gören bir varlık olduğunu açıklayınız.
Allah'ın her şeyi işitip görüyor olması bizim hayatımızı nasıl etkiler?
Allah'ın Eşi ve Benzeri Yoktur
Allah'ı nasıl tanıyabiliriz?
Allah, bizleri yaratan, yaşatan, esirgeyen ve koruyandır. Biz onu ancak isim ve sıfatlarıyla (nitelikleriyle) yakından tanıyabiliriz.
Allah'ın sıfatları ne demektir?
Sıfat, nitelik, özellik demektir. Allah'ın sıfatları ise, Kur'an'da belirtilen, Allah'a ait olan, onun dışındaki hiçbir varlıkta bulunmayan sıfatları ( nitelikler, özellikler ) anlamına gelir. Allah'ın sıfatlarını niçin öğrenmeliyiz?Allah'ı daha yakından tanımak için öğreniriz. Bunun için de Allah hakkında bilgi sahibi olmalıyız. Böylece onu daha yakından tanımış oluruz. Bunu sağlamak için de onun yarattığı varlıklar üzerinde düşünmeli ve onun isim ve sıfatlarını bilmeliyiz. Çünkü Allah, İsim ve sıfatlarıyla kendisini tanıtır. Onun isim ve sıfatları hakkında bilgimiz arttıkça onu daha iyi tanımış oluruz.
Allah hakkında insanlar niçin yanılgılara düşmüşlerdir?
Tarih boyunca insanların düşüncesinde Allah kavramı değişik şekillerde biçimlenmiştir. İnsanlar Allah'ı düşünürken görülmeyen bir varlık olduğuna inansalar bile onu maddi varlıklara benzeterek hayal etmişlerdir. Bu yanılgılarından dolayı aya, güneşe vb varlıklara tapmışlardır.
Okulumuzda iki müdür olsaydı, ne olurdu?
Okulumuzun bir müdürü vardır. Eğer birden fazla müdür olsaydı okulumuzda düzensizlik olur, karışıklık çıkardı. Bu nedenle iki müdürün aynı zamanda bir okulu yönettiği görülmemiştir. Uygulanacak bir kararda hangi müdürün emri geçerli olacaktır? Okulun birlik ve düzenli bir biçimde yönetilmesi, yöneticinin tek olmasına bağlıdır.
"Allah'ın eşi ve benzeri yoktur" cümlesi ne anlama gelir?
"Allah'ın eşi ve benzeri yoktur" cümlesi, Allah'ın sıfatlarında, evreni yaratmasında, yarattıklarını idare etmesinde ve devam ettirmesinde bir ve tek olması; eşinin, ortağının, yardımcısının ve benzerinin olmaması anlamına gelir. Çünkü Allah, vardır, birdir, Eşi ve benzeri yoktur. Varlıkların yaratıcısı ve sahibi odur. Her şey ona muhtaçtır. O hiç bir şeye muhtaç değildir. O aklımıza gelen varlıkların hiçbirine benzemez. O hem her yerdedir, hem kalbimizdedir. Yüce Allah Kur'an'da kendisinin eşi ve benzerinin bulunmadığını şöyle belirtmektedir: "…Onu benzeri hiçbir şey yoktur" (Şuara 11)
Eğer Allah'ın eşi, ortağı ve benzeri olsaydı ne olurdu?
Evrende mükemmel düzen olmazdı. Çünkü her tanrı kendi düşüncesine göre bir düzen kurardı. Her birisi diğerine üstünlük kurmaya kalkardı. O zaman da evrende düzen ve ahenk bozulurdu. Yüce bu gerçeğe işaret ederek şöyle buyurmaktadır: " Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar olsaydı, yer ve gök bozulur giderdi" ( Enbiya 22 ) Evrendeki eşsiz düzen ve ahenk Allah'ın bir ve tek olduğunun, eşinin ve benzerinin olmadığının en açık göstergesidir.
Allah'ın eşinin, ortağının olduğunu düşünmek, onu başka varlıklara benzetmek, ona ortak koşmaktır. Dinimizde Allah'a ortak koşmaya "şirk", bu şekilde inanlara "müşrik" denir. Şirk Allah'ın affetmediği günahlardan birisidir. Konu ile ilgili olarak Allah Kur'an'da şöyle buyurmaktadır: "Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz…."
(Anlatım: Osman Ay)
Yukarıdaki metni word dosyası olarak indiriniz
KONUYU ANLADIK MI?
Allah'ın sıfatları (nitelikleri) ne demektir?
"Allah'ın eşi e benzeri yoktur" cümlesini açıklayınız.
Çevremizde gördüklerimiz….
Çevremizde gördüklerimiz….
Çevremize baktığımızda birtakım eşyalar, masalar, pencereler, evler, sokaklar, şehirler görürüz. Bunların insanlar tarafından yapıldığını Allah’ın verdiği yeteneklerimizle hemen anlarız. Kuş yuvalarını, karınca yuvalarını, bal peteklerini görünce de bunun hayvanlar tarafından yapıldığını anlarız.
Gözümüzü daha geniş çevrelere çevirdiğimiz zaman çiçekler, ağaçlar, ormanlar, dağlar, denizler, gökyüzünde bulutlar, güneş, ay, yıldızlar gibi daha birçok şey görürüz. Bunlar o kadar mükemmel ki, bazıları gözle görülemeyecek kadar küçük, bazıları ise dünyalara sığmayacak kadar büyük. Bunların insanlar tarafından yapılmadığını hemen fark ederiz. Denizlerdeki canlılar, havadaki kuşlar, karadaki hayvanlar, şu güzel kelebekler, minicik karıncalar, rengârenk çiçekler, ağaçlar ve en önemlisi insanlar kimin eseridir?
Yaratmak ne demektir?
Yaratmak ölçüp biçmek, yoktan var etmek, bir şeyden başka bir varlık yapmak anlamına gelir. Evrende var olan bu mükemmel düzen, denge ve ahenk Allah’ın varlığının ve birliğinin delili olduğu gibi, aynı zamanda bunların Allah tarafından yaratıldığına bir delildir. O halde Allah’ın “yaratma” sıfatı vardır. Dinimizde Allah’ın yaratma sıfatı “tekvin” kavramıyla ifade edilmiştir. İslami terim olarak tekvin, “Allah’ın yaratması” demektir. Yaratmak sadece Allah’a özgüdür. Allah evrendeki her şeyi tekvin sıfatının gereği olarak yaratmıştır. Kur’anıkerim’de geçen “O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır... Her şeyi o yaratmıştır.” (En’am suresi 101) ayeti bütün varlıkların Allah tarafından yaratıldıklarını ifade etmektedir.
Düşündüğümüzde; hiçbir şey kendi kendine var olamayacağına göre bütün varlıkları yaratan bir güç vardır.
Aslında bu insanlar, hayvanlar, ağaçlar, dünya, ay, güneş, yıldızlar yapılmaz, yaratılır. Yaratmak ise sadece Allah’ın işidir. İnsanlar ancak var olanlardan bir şey yapabilirler. Yoktan var edemezler. Çünkü Allah bizi yaratırken sınırlı yaratmıştır. Mesela bir kuş resmi yaptığımızda onu ne kadar güzel yaparsak yapalım, aslına ne kadar yakın yaparsak yapalım ona can vermemiz mümkün değildir. O kuşa canı veren Allah’tır. Kocaman dağları, güneşi, ayı, yıldızları yaratan da Allah’tır. Küçücük bir incir çekirdeğinden büyük ağaçlar, kuru bir buğday tanesinden yemyeşil ekinler meydana getiren, onlara can veren yine o’dur. Bir yaprağı güneşe doğru tutarak bakalım. Ondaki ince yollara, damarlara dikkat edelim. İlim ve teknik bu kadar ilerlemiş olmasına rağmen, bunun bir benzeri yapılamıyor.
Her şeyi yaratan Allah’tır
Kısaca görülen ve görülmeyen bütün varlıkları yaratan Allah’tır. Beni, ailemi, evrende gördüğümüz ve göremediğimiz, canlı ve cansız varlıkları yaratan odur. Her şey onun eseridir. Onun gücü her şeye yeter. Gücünün ve kudretinin sınırı yoktur. Her şey Allah’ın dilemesi ve istemesi ile olur.
Allah evrende yarattığı her varlığı belirli bir plan, program ve ölçü içinde, özenle yaratmıştır.
Allah evrende yarattığı her varlığı belirli bir plan, program ve ölçü içinde, özenle yaratmıştır. Bu nedenle Allah’ın yarattığı varlıklarda güzellik, ölçü, uyum ve denge vardır. Bu konu ile ilgili olarak Yüce Allah Kur’an’da şöyle buyurmaktadır; “... Her şeyi yaratan ve bir ölçüye göre düzenleyen Allah’tır” (Furkan suresi, 2)
Allah, evrendeki yarattığı her varlığa yapacağı işe uygun yapı, biçim, özellik ve yetenek vermiştir.
Allah, evrendeki yarattığı her varlığa yapacağı işe uygun yapı, biçim, özellik ve yetenek vermiş; onların yaratılışını bir takım amaç ve hikmetlere dayandırmış, boş ve yersiz hiçbir şey yaratmamıştır. O, bir şeyin olmasını dilediğinde sadece ona ol demesi yeterlidir.
“Allah bir şeyi yaratmak istediği zaman, ona sadece “ol” der. O şey hemen oluverir.” (Yasin suresi, 82)
“Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için aya evreler koyan Allah’tır. Allah, bunları boş yere yaratmamıştır. O, ayetlerini düşünen bir toplum için ayrıntılı olarak açıklıyor.” (Yunus suresi, 5)
Allah insanları çok sevmektedir. Çünkü insanı en mükemmel şekilde yaratmıştır.
Allah yarattığı varlıklar içinde en çok insanları, insanlar içinde de en çok çocukları sevmektedir. Çünkü o, bizi en güzel şekilde yaratmış, mükemmel organlarla donatmış, akıl vermiş ve evrendeki her şeyi bizim emrimize vermiştir. En çok sevdiğimiz kendi varlığımızı, annemizi babamızı, kardeşlerimizi, sevdiklerimizi, hayvanları, bitkileri her şeyi Allah yaratmıştır. Hayatımızı, varlığımızı ona borçluyuz. İçtiğimiz sudan, alıp verdiğimiz havaya kadar her şeyi bize Allah vermiştir. Allah bizi seviyor ve sevdiriyor. O bize akıl vermeseydi düşünemezdik, dil vermeseydi konuşamazdık. Bütün bunları biz insanları ve çocukları çok sevdiği için vermiştir. Biz de onun sevgisine layık olmak için ona inanmalı ve buyruklarını yerine getirmeliyiz. (Anlatım: Osman Ay)
KONUYU ANLADIK MI?
Yaratmak ne demektir?
Evrende bulunan tüm varlıkların sayısı acaba ne kadardır? Onları saymaya gücümüz yeter mi?
Evrende bulunan bütün varlıkların yaratıcısı kimdir?
Allah insanları çok mu seviyor? Açıklayınız.
http://www.dinibil.com/default.asp?L=TR&mid=1287
Allah Vardır ve Birdir
A.Allah Vardır
Allah kavramı ile ilgili çevremizden duyduklarımız
Ailemizden çevremizden duyduğumuz ve dikkatimizi çeken bazı deyimler vardır; " Allah rızası için", Allah'a ısmarladık", Allah yardımcın olsun", "Allah'ım bana yardım et" " Allah kaza ve belalardan korusun" vb. bunlardan bazılarıdır. Çevremize, dünyamıza hayran oluyor ve büyüklerimize soruyoruz: Şu dünyamızda ve çevremizde garip şeyler oluyor. Bir gülün, bir çiçeğin tomurcuklanıp açması insana heyecan veriyor. Bir kuşun, bir kelebeğin göz kamaştıran renkleri ile kanat çırpıp uçmasına hayran oluyoruz. Güneş, ay, yıldızlar, yağmur, kar, arılar, karıncalar ve daha birçok olay dikkatimizi çekiyor. Büyüklerimize bunların anlamlarını, nasıl ve niçin böyle olduklarını sorduğumuzda; bildikleri zaman anlatırlar, bazen de "Allah" bilir derler. Bunları kim yarattı diye sorduğumuzda ise " Allah yarattı " diye cevap veriyorlar. Bunun gibi soruları sormuş ve cevabını aramışızdır. Allah hakkında bu ve buna benzer şeyler duymuş, çevremize ve büyüklerimize sormuşuzdur. Allah hakkında pek çok şey öğrenmek, onu tanımak isteriz. Allah kimdir? Nasıl bir varlıktır? Nerededir? Biz çocukları sever mi?
Bu soruları sormamızın nedeni nedir?
İnsan akıl sahibi, düşünen ve bilen bir varlıktır. Yaratılışından getirdiği bu anlama, bilme ve merak duygusuyla evrende meydana gelen olayları ve düzenli işleyişi araştırmakta, bunların sebebini bulmaya çalışmaktadır. Bu gün insanlar aya gidip gelebiliyor, uzay boşluğunda milyonlarca ışık yılı uzaktaki yıldızları gözleyebiliyor, küçük mikroskobik varlıkların boyutlarını ölçebiliyor. Ancak bilgimiz arttıkça öğrenmemiz gereken daha çok şeyin olduğunu anlıyoruz. Merakımız daha da artıyor. Bunları kim yarattı, neden yarattı? gibi soruların cevabını arıyoruz. Evrendeki bu düzenin nasıl başlayıp devam ettiğini merak ediyoruz. İşte bizim sorduğumuz ve cevabını aradığımız şeyler, insanda doğuştan var olan inanma, bilme, her şeyin gerçeğini öğrenme duygusudur. .
Önce kendimize bakalım
Kaç yaşında oluğumuzu bir düşünelim. Bir yıl daha ilave ederek hesaplayacak olursak, bu kadar yıl önce biz dünyada yoktuk. Annemiz bizi dünyaya getirdi. Küçücük bir bebektik. Nasıl bu hale geldik. Hatta yeni doğan bir bebeğe baktığımızda, konuşamıyor, yemek yiyemiyor, oturamıyor. Ama biz bu gün kendimiz yemek yiyebiliyor, yürüyebiliyor ve okula gelerek pek çok şey öğreniyoruz. Mükemmel vücudumuz, organlarımız, beynimizle, yeteneklerimizle düşünebiliyor, kavrıyor ve bilgi ediniyoruz. Bu kadar mükemmel insan nasıl meydana geldi? Kendi kendimize sormamız gerekmez mi?
Çevremize Bakalım:
Üstünde yaşadığımız koca dünya o kadar düzenli dönüyor ki, onun dönüşü ile gece ve gündüzün başlayıp bitme saatlerinde bir saniyelik bir gecikme bile olmuyor. Bu değişmez düzeni sağlayan kim? Evrende yaşayabilmemiz için ne gerekiyorsa hepsi var. Mevsimler birbirini takip ediyor. Sonbaharda ağaçların yapraklarını dökmesi, kışın bütün tabiatın uykuya dalması İlkbaharda tekrar canlanması, her tarafın rengârenk çiçeklerle donanması, bütün bunları yapan kim? Çevremize bakarak bu örnekleri çoğaltabiliriz.
Allah'ın verdiği aklımızla düşünelim:
Var olan bu şeylerin kendiliğinden meydana geldiği düşünülemez. Çünkü hiçbir şey tesadüfen, kendiliğinden meydana gelemez. Gözlem ve deneye dayanan, varlığın yapısını ve işleyişini inceleyen pozitif bilimler, evrende bir sebep-sonuç ilişkisi olduğunu; hareket ettirici bir güç olmadan hiçbir şeyin hareket edemeyeceğini belirtir. Bu durum varlık ve olayların tesadüfen meydana gelmesinin mümkün olmadığını ortaya koymaktadır. Çünkü insan aklı, hiçbir şeyin kendiliğinden meydana gelmeyeceğini, her şeyin bir yapıcısının var olduğunu kabul etmektedir. Örneğin hepimizin kullandığı kalem ve defterin bir imalatçısı, okuduğumuz kitabın bir yazarı, duvarda asılı duran resmin bir ressamı, oturduğumuz sıranın bir ustası olduğunu kabul ederiz. Yine tarihi bir sanat eserini gördüğümüz zaman, mimar, usta ve işçisini görmediğimiz halde onların bir zamanlar yaşamış olduklarını ve bu sanat eserini meydana getirdiklerini düşünürüz
Bu düşünce bizi nereye götürür?
Bu düşünceler sonuçta biz insanı ve varlıkları yaratan yüce bir kudretin var olduğu inancına ulaştırır. İşte bu büyük yaratıcı, her şeyi bilen gören ve gücü yeten Allah'tır. Özetle evrenin var oluşu Allah'ın varlığının en büyük delilidir. İnsanın Allah'ın varlığını anlaması için kendisine, yeryüzüne ve gökyüzüne bakması ve düşünmesi yeterlidir.
Bu Konuda Kur'an ne diyor?
Kur'an'da Allah'ın varlığına inanmak istemeyenlere şu sorular sorulmaktadır :" Onlar bir yaratan olmaksızın mı yaratılmışlardır? Yoksa kendileri mi yaratmışlardır? Gökleri, yeri yaratan onlar mıdır? " ( Tur,35-36) Ayrıca Kur'an'da bir yaratıcının varlığının şüphe edilmeyecek kadar açık olduğu bildirilmiştir. " Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi vardır? " ( İbrahim: 10 )
Bu konuda peygamberimiz öğüdü nedir?
Peygamberimiz de Allah'ın varlığını ve birliğini anlamamız için, onun yarattıkları hakkında düşünmemizi, öğütlemiştir. Bu konuda Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:"Allah'ın varlığını ve birliğini bulmak için göklere bakın, yeryüzüne bakın, kendinize bakın. Bunların kendiliğinden olup olmadığına bakın. Bütün bunların yaratılışındaki incelikleri düşünün. Çünkü bunlar Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren delillerdir…" ( Hadis )
B.Allah Birdir.
Bizi Allah'ın varlığına götüren aklımız onun birliğine de götürebilir mi?
Bizi Allah'ın varlığına götüren aklımız, onun birliğine de götürür. Evrendeki düzen, ahenk, denge, değişme ve gelişim Allah'ın birliğinin en büyük delilidir. Evrene baktığımızda bütün varlıkların bir düzen ve ahenk içinde yaratılış gayesine uygun olarak görevini yerine getirdiğini görmekteyiz. Örneğin, göklerin ve yeryüzünün birbiriyle uyum içinde kusursuz yaratılışı ve işleyişi vardır. Görülüyor ki, evrende sürekli bir hareket ve değişim söz konusudur. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, evrene bu düzen ve gayeyi veren ilim, kudret, irade sahibi bir varlığın bulunması gerekmektedir. O varlık da Yüce Allah'tır. Bütün varlıkları yaratan, güç ve kudret sahibi olan varlığa "Allah" diyoruz. Allah ismi yüce yaratıcımıza ait özel bir isimdir. Bu evrende olmuş olacak ne varsa hepsi Allah'ındır. Her şeyi bize o vermiştir. Yüce Allah Kur'an'da evrendeki düzen ve ahenge işaret etmekte ve şöyle buyurmaktadır: "...Biz her şeyi belli bir ölçüye göre yarattık." (Kamer suresi, 49)
Birden fazla Tanrı olsaydı ne olurdu?
Eğer birden fazla ilah olsaydı evrende bu düzen ve ahengi göremezdik. Herkes birbirine üstünlük sağlamaya kalkardı. Kur'an'da " Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar olsaydı, yer ve gök bozulur giderdi( Enbiya 22 ) Başka bir ayette ise birden fazla tanrının olmasının mantık açısından mümkün olmadığı şöyle ifade edilmiştir "...Onunla beraber hiçbir tanrı yoktur. Eğer olsaydı, her biri yarattığına hükmeder ve biri diğerine üstünlük kurmaya kalkardı." (Müminûn suresi, 91)
Kur'an'da "İhlas" suresinde Allah inancı en özlü bir şekilde ifade edilmiştir:
"Ey Muhammed! De ki, O Allah birdir. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir ve her şey ona muhtaçtır. O, doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey ona denk değildir."Özetle gerek yaratılışı, gerekse yaratıldıktan sonraki işleyişiyle evrende var olan bu mükemmel düzen, denge ve ahenk Allah'ın birliğinin delilidir." İnsan beyninde on milyar hücrenin varlığını görünce, iman etmekten kendimi alamadım" ( Nobel Ödülü sahibi Pakistanlı bilim adamı Prof. Abdusselam )
" Ben gökyüzü ve yıldızların yaratılışını inceleyip, bu şaşmaz düzeni öğrendikçe Allah'a olan imanım daha da kuvvetlendi. " (Fizik Bilgini Einstein )
Aklımız kullanarak, Allah'ın yarattığı varlıklar üzerinde düşünmekle Allah'ın var ve bir olduğunu anlarız. Fakat onu göremeyiz. Niçin?Allah vardır ve birdir. Biz onu göremeyiz Onun varlığının asıl halini ne çocukların, ne de büyüklerin görmesi mümkün değildir. Allah'ın verdiği aklımızla düşünecek olursak; çevremize ve kendimize baktığımızda, varlığına inandığımız, kabul ettiğimiz pek çok şey vardır. Mesela aklımızın varlığını kabul ederiz, fakat onu göremeyiz. Bir arkadaşımız çıkıp da" Ben akıl diye bir şey kabul etmiyorum. Çünkü onu gözümle görüp elimle tutmuyorum" dese hiç birimiz buna inanmaz. Yine sevgiyi, neşeyi, acıyı, tatlıyı ve bunun gibi birçok şeyin varlığını biliriz, fakat gözümüzle görüp elimizle tutamayız. Bunun örneklerini çoğaltabiliriz. Demek ki, göremediğimiz, ama varlığını bildiğimiz pek çok şey vardır. Bunların başında "Allah" gelir.
Bizler Allah'ı göremeyiz ama onu her zaman anar ve ondan yardım dilersek, onu kendi kalbimizde hissederiz. Allah iyi insanların ve çocukların her zaman yanında ve onların yardımcısıdır. Ancak bunun için onun varlığına ve birliğine inancımızın tam olması gerekir. Ona inanmak, bağlanmak, onu sevmek, öğrenmemizi istediği şeyleri öğrenmek, yapılmasını istediği şeyleri yapmak ve ona teşekkür etmek bizim en büyük görevimizdir.
Allah'a iman ne demektir?
İslâm dininin temeli ve özü olan iman; Allah'ın varlığına ve birliğine Hz. Muhammed'in onun peygamberi olduğuna ve onun Allah'tan getirdiği esaslara gönülden inanmaktır. Bunlara gönülden inanan kimseye " mümin " denir.
Biz Müslümanlar Allah'a şöyle inanırız:
Allah vardır, birdir, Eşi ve benzeri yoktur. Varlıkların yaratıcısı ve sahibi odur. Her şey ona muhtaçtır. O hiç bir şeye muhtaç değildir. O aklımıza gelen varlıkların hiçbirine benzemez. O hem her yerdedir, hem kalbimizdedir Bu inancımızı kalbimizle onaylar ve dilimizle de söyleriz. Bizim için en değerli bilgi Allah'ı öğrenmiş olmamızdır. Kalbimize yerleştirmemiz gereken en değerli inanç ise Allah inancıdır.
Allah'a iman etmemizin davranışlarımıza etkisi nedir?
Allah'ı tanıyıp seversek, mutlu ve huzurlu oluruz. Bu da Allah'ın bizi sevmesine neden olur. Böylece içimiz rahatlar, huzur duyarız. Yüce Allah Kur'an'da "Kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur" (Rad 28) buyurmaktadır.
Allah'a olan sevgimizden dolayı insanları ve onun yarattığı bütün varlıkları severiz. İnsanlar da bizi sever ve sayarlar.
İçimizi dolduran Allah sevgisi, bizi daima güzel işler yapmaya yöneltir. Allah'a inanan kişi kendisini sürekli görüp gözeten bir yüce yaratıcının bulunduğunu düşünür. Yaptıklarından sorumlu olacağını ve bir gün hesap vereceğini düşünür. Bu düşünce onu kötü şeylerden uzaklaştırır. Kimsenin gönlünü kırmaz. Herkese sevgiyle yaklaşır. Kendisi için istediğini başkaları için de ister. İyiliksever, dürüst, hoşgörülü, merhametli olur. Sorumlulukların bilir, ona göre davranır. Böyle duygu ve düşüncelere sahip olan insanları herkes sever. Bu sevgi onlara huzur ve mutluluk verir.
İnsan hayatında mutlu, neşeli, sevinçli anlar olduğu gibi, huzursuz anları da vardır. İnsana bu mutluluğu Allah verdiği gibi, onu sıkıntıdan, üzüntüden kurtaracak yine Allah'tır. Allah'a inanan kimse başına bir sıkıntı geldiğinde, bunlardan kendisini kurtaracak olanın Allah olduğunu bilir ve huzurlu olur. Kendini yalnız hissetmez. Hep güven duygusu içinde yaşar. Allah Kur'an'da şöyle buyurmaktadır: " Allah'a gönülden bağlanıp, ona karşı gelmekten sakınan kimseye Yüce Allah sıkıntıdan çekip kurtaracağı bir yol gösterir. Ve onu hiç beklemediği yerden rızık ihsan eder. Çünkü kim Allah'a güvenip ona gönülden bağlanırsa Yüce Allah ona yeterlidir." (Talak, 2-3
(Anlatım: Osman Ay)
KONUYU ANLADIK MI?
Allah'ın varlığını gösteren kanıtlardan birini yazınız.
Allah'ın birliğinin kanıtlarından birini yazınız.
Allah'a inanmamız, yaşamımıza nasıl etki eder? Düşüncelerinizi yazınız.
http://www.dinibil.com/default.asp?L=TR&mid=1286 alıntıdır...
Evren ne demektir?
Evren ne demektir?
Evren denilince; yer, gök, gezegenler, ay, güneş, yıldızlar dâhil canlı-cansız bütün yaratıkların oluşturduğu varlıklar âlemi akla gelir.
Evrende mükemmel bir düzen ve uyum vardır
Allah evrende yarattığı her varlığı belirli bir ölçü içinde, özenle yaratmıştır. Bu nedenle Allah’ın yarattığı varlıklarda güzellik, ölçü, uyum ve denge vardır. Bu konuda Yüce Allah Kur’an’da şöyle buyurmaktadır. “ Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık” (Kamer suresi, ayet 49)
Ayrıca Allah, evrendeki yarattığı her varlığa yapacağı işe uygun yapı, biçim, özellik ve yetenek vermiş; boş ve yersiz hiçbir şey yaratmamıştır. Bu konuda Yüce Allah Kur’an’da şöyle buyurmaktadır. “Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için aya evreler koyan Allah’tır. Allah, bunları boş yere yaratmamıştır. O, ayetlerini düşünen bir toplum için ayrıntılı olarak açıklıyor.” (Yunus suresi, 5)
Evrende mükemmel bir düzenin varlığını nasıl anlarız?
İnsan çevresine baktığı zaman gökyüzünde güneşi, ayı ve yıldızları; yeryüzünde insanları, hayvanları, bitkileri, dağları, denizleri görür. Akıllı ve düşünen bir varlık olan insan; çevresinde bulunan varlıkları gözlemlediği ve düşündüğü zaman, evrende mükemmel bir düzenin var olduğunu anlar.
Kendimize bakalım:
Kendi vücudumuza baktığımızda, bir düzenin olduğunu kolayca görebiliriz. Yüce Allah; insanı el, yüz, ayak, göz gibi organlarıyla en güzel şekilde yaratmıştır. Mükemmel vücudumuzda organlarımız, birbiriyle uyumlu ve düzenli olarak çalışır. Organlarımız arasındaki bu düzenli ve uyumlu çalışma bizim sağlıklı yaşamamızı sağlar. Solunum sistemimizin uyumlu çalışmasıyla rahatça nefes alıp veriyor, sindirim sistemimizin düzenli çalışmasıyla da yediğimiz besinleri sindirebiliyoruz. Yine beynimizin düzenli ve uyumlu çalışmasıyla düşünebiliyor, kavrıyor ve bilgi ediniyoruz. Bilim adamlarının araştırmalarına göre insan beyninde on milyar hücre bulunduğu, bu hücreler arasında sayılamayacak kadar çok haberleşme bağlantılarının bulunduğu tespit edilmiştir. Yüce Allah Kur’an’da şöyle buyurmaktadır: ”Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?”(İnfitar suresi, ayet 7-8)
Yeryüzüne bakalım:
Su döngüsü, yağmurun ve karın oluşumu, toprağın yeşermesi, yeryüzünde yaşamın olması da evrende mükemmel bir düzenin olduğunun en açık delilidir.
Evrende yaşayabilmemiz için ne gerekiyorsa hepsi var. Sonbaharda ağaçlar yapraklarını döküyor, kışın uykuya dalan tabiat, ilkbaharda tekrar canlanıyor. Denizler, göller, akarsular, dağlar, ovalar, çeşit çeşit sebzeler ve meyveler, rengârenk çiçekler yeryüzüne ayrı bir güzellik katmaktadır. Aynı yerde bulunan aynı topraktan beslendikleri halde kokusu, tadı ve rengi aynı olmayan bitkilerin bulunması evrende bir düzenin olduğunu gösterir.
“Yeryüzünde birbirine komşu toprak parçaları, üzüm bağları, ekin tarlaları, hurma ağaçları vardır. Bütün bunlar bir suyla sulanır. Ama tatları birbirinden farklıdır. Bunlarda aklını kullanan kimseler için (Allah’ın varlığını gösteren deliller vardır”(Ra’d suresi ayet 4)
Gökyüzüne bakalım:
Mevsimlerin sürekliliği, gece ile gündüzün birbirini izlemesi, güneş, ay, yıldız ve gezegenlerin kendi yörüngelerinde hareket etmeleri, atmosfer tabakasının kalınlığı, gökyüzünde bir düzeninin olduğunu gösterir. Dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesiyle gece ve gündüz, güneşin etrafında dönmesiyle de mevsimler oluşmakta ve bunlar birbirini takip etmektedir. Üstünde yaşadığımız dünya o kadar düzenli dönüyor ki, onun dönüşü ile gece ve gündüzün başlayıp bitme saatlerinde bir saniyelik bir gecikme bile olmuyor. Bulutsuz temiz bir gecede gökyüzüne baktığımız zaman ne kadar yıldız görebileceğimizi hiç düşündünüz mü? Tabi saymakla bitmez ve bunları özel bir araç kullanmaksızın saymak mümkün değildir. Uzayla uğraşan bilim adamları özel bir teknikle yarım milyar yıldız tespit etmişlerdir. Bu ne demektir? Saniyede bir yıldız hesabıyla bunları saymak istersek tam yüz yıl boyunca gecelerimizin tamamını buna ayırmak zorunda kalırız. Ne muhteşem gökyüzü değil mi? Bunlar görünenler. Ya görmediklerimiz? “Göklerin ve yerin sırrı Allah’a aittir”(Şura suresi ayet 12)
Atmosfer tabakası dünyamızı sarmaktadır. Atmosfer tabakasının katmanları olmasaydı; sağanak halde yağan gök taşları dünyamızı delik deşik ederdi. Filtre edilmemiş güneş ışınları canlıların yaşamına son verirdi. Yüce Allah Kur’an’da şöyle buyurmaktadır: “ Gökyüzünü de korunmuş tavan yaptık” (Enbiya suresi, ayet 32) Bütün bunlar evrende bir düzenin olduğunu gösterir.
Aklımızı ve yeteneklerimizi yerinde kullanırsak sezer ve anlarız ki, evrendeki uyumlu işleyiş büyük bir güç tarafından oluşturulmuştur. Bu da bizi, evreni ve evrenin içindekileri yaratan, her şeye çeki düzen veren Allah’tır.
Evrende bir düzenin olmasının bizim için önemi nedir?
Evrende var olan her şeyin belirli bir düzen içinde ve bir amaca bağlı olarak yaratıldığını kavrarız. Bu durum bizim Allah’ın varlığını, birliğini, gücünü kudretini görmemizi sağlar. Çevremizde gördüğümüz bu deliller bizim bilinçli bir mümin haline gelmemize yardımcı olur.(Anlatım: Osman AY)
Mustafa Gökçeoğlu'nun anlatımı için tıklayınız
Dr. Ali Kuzudişli'nin anlatımı için tıklayınız.
http://www.dinibil.com/default.asp?L=TR&mid=1851 alıntıdır
30 Temmuz 2009 Perşembe
Hasan DURSUN Albümleri indir
6 full albümGülyüzlü EfendimizAğlayan NamelerArzu HalimŞahidim Olsun SecdelerYaralı GönlümAşikarlinkler:http://rapidshare.com/files/7171560/.part1.rar.htmlhttp://rapidshare.com/files/7177960/.part2.rar.htmlhttp://rapidshare.com/files/7183720/.part3.rar.htmlhttp://rapidshare.com/files/7188147/.part4.rar.htmlhttp://rapidshare.com/files/7191151/.part5.rar.html
Not : Şifresi Rar Dosyasına İki Kere Tıkladığınızda Sağda Menü halinde Çıkacaktır
__________________
Arkadaslar konu alıntıdır …
Emeği geçen Arkadaslardan RABBİM rağzıolsun Insaallah
Alıntı konu web adresi:islamiforum.com
Sedat Uçan - Resul'ün Gülleri Full Albüm
1. Allah Allah 2. Resul'ün Gülleri 3. Medinenin Yollarında 4. Gülistan 5. Vaz Gel Gönül 6. Meğer Ölüm 7. Anam 8. Bilemezler 9. Beytullahta Ben 10. Resul'ün Gülleri (Enstrumental) 11. Anam (Enstrumental).
http://rapidshare.com/files/259299946/Sedat_U_an_-_Resulun_Guelleri_-_2007.rar
__________________
Arkadaslar konu alıntıdır …
Emeği geçen Arkadaslardan RABBİM rağzıolsun Insaallah
Alıntı konu web adresi:islamiforum.com
Ji-Kitaba-Quran Kürtçe bir ilahi
http://www.inzarhaber.com/player_vid.taba-Quran.wmv
__________________
Yaklaşmayın
Şeytanlar, şer ve tahribe; melekler ise hayır ve tamire kabiliyetli olarak yaratılmışlardır. İkisinin de aksi istikamet’te bir davranış sergilemeleri mümkün değildir. Ancak insan denilen varlık, söz konusu olunca ortaya farklı bir tablo çıkıyor. Zira onun hem yaratılışı ve hem de yaratılış amacı çok farlıdır. Melekler gibi hayır ve tamire, şeytanlar gibi de şer ve tahribe müsait bir mahiyette yaratılmıştır. Eline verilen irade ile iki yoldan birisini tercih hürriyeti kendisine bahşedilmiştir. Bu tercih sayesinde “melek gibi bir insan” veya “şeytan suretinde bir varlık” olarak hafızalarda iz bırakıp gitmektedir.Evet insan, bir ömür boyu, hayır ile şer, güzel ile çirkin, fayda ile zarar, sevap ile günah gibi birbirine zıt kavramlar ve kararlar arasında mücadele ederek nihai tercihini ortaya koyacaktır.İşin en ilginç tarafı, hayır veya şer adına açılan her bir kapının, ikinci bir kapıya açılan bir davetiye özelliği taşımasıdır. Yani, şer adına atılan her adım, ikinci bir şer adımını daha cazip ve kolay kıldığı gibi, hayır adına yapılan her bir tercih de, ikinci hayırlı tercihi daha kolay ve cazip kılmaktadır. “Elini uzatan kolunu kaptırır” deyimi ile ifade edilebilecek bir manzara ortaya çıkmaktadır.Hayır ve iyilik adına yapılan en ufak tercihler; bir binanın duvarına konan birer tuğla gibi, yükseldikçe şevk ve heyecan vermekte ve daha fazla tuğla koymaya itmektedir.
Köpeğin verdiği ders
İmam-ı Şibli hazretleri "rahmetullahi aleyh", “İlk mürşidim bir köpektir” der ve şöyle anlatırdı:“Bir gün, bir suyun kenarında şaşkın şaşkın bekleyen bir köpek gördüm. Köpek, kuruyan ağzından dilini sarkıtmış, nefes nefese suya bakıyor, fakat ondan bir yudum su içmeye de cesaret edemiyordu. Meğer ne zaman suya eğilse, suyun içinde kendi aksini görüyor, başka bir köpek zannıyla korkudan geri çekiliyordu. Nihayet bu işin, bir netice getirmeyeceğini anlayınca birden kendini suyun içine attı. O kendini atınca, tehdit eden aksi de ortadan kaybolduğu için, kana kana sudan içti.Köpeğin bu halinden ibret aldım. Çünkü ne zaman hayırlı bir iş, ibadet yapmak istesem nefsim de karşıma dikilip daima beni tehdit ediyor, maneviyat âb-ı hayatından içmemi önlüyordu. Birden, ona aynı olan arzu ve heves perdelerini yırttım, işte o zaman, karşımdan kayboldu. Nefsimle olan mücadele imtihanını kazandım HUZUR PINARI MAİL GRUBU
GENÇLİK
KERPİCİN ETKİSİ
__________________
Ebu Hanife'nin Şahsiyet Ve Karakteri
__________________
Ahmed-i Bedevî
Resim Otomatik Ekrana Olarak Uygun Küçültüldü Orjinal Büyüklükte Görmek İçin TıklayınızMısır evliyâsından. İsmi Ahmed olup babasının adı Ali'dir. Nesebi Peygamber efendimize ulaşır. Künyesi Ebü'l-Fityan ve Ebü'l-Abbas, lakabı ise Şihabüddîn'dir. Seyyid-i Bedevî diye tanınır. Annesinin ismi Fatma binti Muhammed'dir. 1200 (H.596)'de Fas'ta doğdu. Ahmed Bedevî hazretleri altı yaşlarında iken babasına rüyâsında; "Yâ Ali! Bu beldeleri bırak. Mekke'ye taşın, orada yaşa. Bunda birçok hikmetler vardır." dendi. Bu mânevî işâret üzerine âilesi ile birlikte 1206 senesinde Fas'tan yola çıktı. Dört sene süren uzun yolculuk sırasında yolda herkesten, yardım, hürmet ve ikrâm gördüler. Mekke'ye yerleştikten bir müddet sonra babası vefat etti ve Bab-ı Mualla'ya defnedildi.Ahmed-i Bedevî hazretleri küçük yaşta ilim tahsîline başladı. Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Önceleri, çok cesûr, atılgan bir mîzâca sahipti. Çok iyi ata binerdi. Kendisine ezâ eden olursa onlara karşılık verirdi. Bunun için Attâb diye tanındı.Bir gün Kabe-i muazzamanın kenârında bir yerde uyuduğu sırada rüyâsında gizliden bir ses Ahmed-i Bedevî'ye; "Uykudan uyan! Allahü teâlânın bir olduğunu zikret." diyordu. Kalkıp abdest aldı. İki rekat namaz kılıp, Allahü teâlâyı zikretti. Sonra tekrar yatıp uyudu. Rüyâsında önceki sesi tekrar duydu. Ona; "Kalk Allahü teâlânın bir olduğunu zikret, uyuma! Yüksek derecelere kavuşmak isteyen uyuyamaz!Ne bir şey yiyebilir, ne de bir şey içebilir. Dâimâ, oruç tutmak ve geceleyin herkes uykuda iken namaz kılmak sûretiyle nefsinle mücâdele et. Kalk böyle yap! Sana, yüksek haller ve dereceler verilecek." diyordu. Rüyânın tesiriyle uyanan Ahmed-i Bedevî, hemen rüyâsını yaş, ilim ve derece bakımından yüksek olan ağabeyine anlattı. O da; "Sırrını gizli tut! Söylenilenlere uygun yaşa!" dedi. Ahmed-i Bedevî bu nasihatlere uyarak, gayret gösterdi, Allahü teâlânın izni ve ihsânı ile nice güzel hâl ve yüksek derecelere kavuştu.Ahmed-i Bedevî kendisini ilme ve ibâdete verdi. İnsanlarla alâkasını azalttı ve konuşmayı terk etti. Bir şey söylemesi îcâb edince bunu işâretle anlatırdı. Üst üste gördüğü rüyâ üzerine Irak'a gitti. Orada; Ahmed Rıfâî, Abdülkâdir-i Geylânî, Hallâc-ı Mansûr, Sırrî-yi Sekatî, Ma'rûf-i Kerhî, Cüneyd-i Bağdâdî gibi evliyânın kabirlerini ziyaret etti. 1236 senesinde, rüyâsında Mısır'ın Tanta şehrine gitmesi işâret olundu ve yola çıktı. Kahire'ye geldiğinde Mısır sultânı, onu, askeri ile birlikte karşıladı ve husûsî misafirhânesinde ağırladı. Kendisine çok hürmet etti. Sonradan o da talebelerinden oldu.Bu sırada Mısır'ın Tanta şehrinde bulunan bir çok âlim ve evliyâ arasında en meşhûrlarından olan HasanSaîg ve Seyyid Sâlim Magribî hazretleri, Seyyid Ahmed-i Bedevî'nin Tanta şehrine teşrif edeceğini ve yolda olduğunu haber alınca, Tanta'dan ayrılıp başka bir beldeye yerleştiler. Sebebi suâl edildiğinde; "Kasabanın asıl sâhibi geliyor. Onun bulunduğu yerde bulunmak bize yakışmaz. Bizim yapacağımız olsa olsa ona talebe olmaktır. Ona yakın bulunmakla, ona karşı edepte ve hizmette kusûr etmekten korkuyoruz." dediler.Ahmed-i Bedevî hazretleri, zamanla herkes tarafından tanındı. Her tarafta meşhûr oldu. Hak âşıkları her taraftan yanına koşarak, huzûru ve sohbeti ile şereflenmek için can atarlardı. Tanınan, büyük bilinen âlimler bile gelip kendisine talebe oldular. Ahmed-i Bedevî devamlı zikir ve murâkabe hâlindeydi. Her an Allahü teâlâyı düşünür, bir an hatırından çıkarmazdı. Hiç evlenmedi. Evlenmesini teklif edenlere; "Beni kendi hâlime bırakınız. Cennet hûrîlerinden başka biri ile evlenmemeye azmettim." derdi. Dünyâ malının, onun kalbinde yeri yoktu. Üzerine giydiği elbise ve başına sardığı sarık, eskiyip kullanılmayacak hâle gelmedikçe yenisini almazdı. Devamlı oruç tutardı. İftâr ve sahurda birer zeytin ile nefsini körlettiği ve buna kırk gün devâm ettiği rivâyet edilir. Uzun boylu, buğday benizli, kolları uzun, bacakları etli, pazuları iri olup, gâyet heybetli idi. Sağ yanağında bir ve sol yanağında iki beni vardı. Burnunun orta yeri bir parça yüksek olup, iki yanında birer tâne ben vardı. Yüzü büyükçe ve gözleri sürmeliydi.Seyyid Ahmed-i Bedevî her an Allahü teâlâyı düşünür, O'nun muhabbetinin ve heybetinin tesiri ile kendinden geçmiş olarak gözlerini semâya diker, gece gündüz öyle kalırdı. Kırk gün ve daha ziyâde bir şey yiyip içmez ve uyumazdı. Gözlerinin karası, bir ateş koru halindeydi.Bir gün Ahmed-i Bedevî'nin gözlerinde bir şişkinlik hâsıl oldu. Tedâvi için oradaki bir çocuktan yumurta istedi. Çocuk; "Elinizdeki yeşil değneği verir misiniz?" deyince, Seyyid Ahmed-i Bedevî de verdi. Çocuk, annesine giderek; "Dışarıda bir kimse var, gözü ağrıyor, tedâvi için benden bir yumurta istedi ve bu değneği verdi." dedi. Annesi; "Şimdi, evimizde yumurta yoktur." dedi. Çocuk gidip durumu Ahmed-i Bedevî'ye bildirdi. O da; "Git, falan yerde vardır." buyurdu. Çocuk oraya gidince, orasını yumurta ile dolu buldu. İçinden bir tek yumurta alıp getirdi. Çocuk o günden sonra Ahmed-i Bedevî'ye talebe oldu. Yanından ayrılmadı ve büyük evliyâdan oldu. Bu zât Abdül'âl idi.Annesi, Abdül'âl'i yeni doğduğu bir sırada kundağa sarılı olarak, boğaların yemliğine bırakmıştı. O sırada içeri giren bir boğa, alışkın olduğu yemlikte yiyebileceği bir şeyler ararken, boynuzu, Abdül'âl'in kundak bağına takıldı. Boğanın boynuzuna asılı olarak sallanan çocuğun düşmesi ve ölmesi an meselesiydi. İnsanlar heyecanla, boğanın etrâfında toplandıkça boğa daha da hırçınlaşıyor, yanına kimseyi yanaştırmıyordu. Tam o anda, gâipten bir el uzanıp çocuğu aldı. İnsanlar rahatladılar. Fakat çocuğu kurtaran eli tanıyamadılar.Aradan seneler geçip, Ahmed-i Bedevî hazretleri Mısır'a gelince ve Abdül'âl kendisine talebe olup yanından ayrılmayınca, Abdül'âl'in annesi, Seyyid hazretlerine sitem eder oldu. Ahmed-i Bedevî hazretleri, ona haber gönderip; "Küçükken boğanın boynuzundan almakla, dünyâ hayâtının devâmına vesîle olduğumuz için sevinmişti. Şimdi de, âhirette kurtulması için gayret ediyoruz. Niye üzülüyor ki? Sevinse daha iyi ederdi." dedi. Kadın bu haberi alınca, çocuğunu kurtaran elin sâhibinin o olduğunu anladı. Bundan sonra kendisi de, Seyyid hazretlerine çok muhabbet etti.Ahmed-i Bedevî talebelerinden Abdül'âl'e ve Abdülmecîd'e bilhassa alâka ve ihtimâm gösterirdi. Bunlardan Abdülmecîd birgün dayanamayıp hocasının yüzünü görmek istedi ve mübârek yüzünü hiç göremediğini, görmemeye dayanamadığını, bu sebeple yüzünden örtüsünü açmasını taleb etti. Seyyid de; "Ey Abdülmecîd! Beni görmeye dayanamazsın. Senin, benim gözlerime bir bakman canına mâl olur. Bir bakış, bir can mukâbilindedir." buyurdu. O da; "Ey efendim! Yeter ki mübârek yüzünüzü göreyim de, ölürsem öleyim. Zararı yok. Çünkü artık dayanamıyorum." dedi. Bunun üzerine Seyyid hazretleri örtüsünü kaldırdı. Abdülmecîd, Ahmed-i Bedevî'nin cemâlini görür görmez yere düştü. Rûhunu teslim etti. Sâlih Abdül'âl ise, hocasının vefâtına kadar yaşadı ve hocasının vekîli olup talebelere feyz vermek ve onları yetiştirmek vazîfesini aldı.Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretleri, talebelerini teveccühle terbiye eder ve konuşmazdı. Halîfesi Abdül'âl, dışarıdan, câhil, mânevî terbiyeden mahrûm, gâfil bir kimseyi Seyyidin huzûruna getirince, Seyyid hazretleri hemen bir kerre nazar buyurmakla, o kimse, mânevî hâller ve yüksek dereceler ile dolmuş olurdu. Sonra Seyyid Bedevî Abdül'âl'e; "Söyle, o kimse falan beldede sakin olup yerleşsin! Oradaki insanlara faydalı olsun!" buyururdu. Onun, talebeleri terbiye etmesi, yetiştirmesi, bu şekilde idi. Bir bakışla, uzun yıllar zahmet ve meşakkat çekmekle elde edilen derecelere bir anda yükseltirdi. Ahmed-i Bedevî, umûmiyetle evinin damında bulunur, orada ibâdet ve tâatle meşgûl olurdu. Bunun için ona talebe olanlara "Sütûhî" veya "Eshâb-ı sath" denirdi. Bu sebeple Seyyid Ahmed-i Bedevî, Seyyid Ahmed-i Sütûhî diye de tanındı.Bir adam omuzunda süt dolu kap ile Ahmed-i Bedevî hazretlerinin yanından geçerken, Ahmed-i Bedevî, parmağı ile kabı işâret eder etmez, kap yere düşüp süt tamâmen döküldü. Bu hâle canı sıkılan adam, yere dökülen süte bakınca, içinde şişmiş bir yılan gördü. Bu hâli farkedince çok sevindi. Çünkü, kendisi ve çocukları, muhakkak bir ölümden kurtulmuşlardı. Bu lütfundan dolayı Allahü teâlâya hamd ve Ahmed-i Bedevî hazretlerine teşekkür etti.Ahmed-i Bedevî hazretlerini sevenlerden Şeyh Rekîn isminde bir zât vardı. Seyyid Bedevî bir gün bu zâtı yanına çağırıp kendisine; "Ey Rekîn! Bana ileride büyük bir kıtlık olacağı ilhâm olundu. Bunun için sen, bol mikdârda buğday alıp muhafaza et! Kıtlık zamânında insanlar senin biriktireceğin buğdaydan pekçok istifâde ederler. Buğday temin edebilmek için uzak memleketlere gitmek zahmetinden kurtulmuş olurlar. O zaman sen, elinde bulunan buğdayı insanlardan ihtiyâcı olanlara, Resûlullah'ın hürmeti için ikrâm ve ihsân olmak üzere çok ucuz fiyata sat!" buyurdu. O da; "Peki efendim." diyerek hocasının elini öptü ve oradan ayrıldı. O sıralarda buğday gâyet ucuz ve her tarafta bol miktârda mevcuttu. Elinde bulunan bütün parasını buğdaya yatırdı. Daha da ileri giderek âile ve akrabâsından izin alıp ellerinde bulunan zînet eşyâları ile de buğday satın aldı. Biriktirdiği bol mikdârdaki buğdayı mahzenlerde muhafaza etti.Bu sırada, o bölgenin vâlisi Tanta'ya gelmişti. Bir yere çadırını kurup yerleşti. Atları için yem istedi. Rekîn'den başkasında da buğday yoktu. Vâlinin adamlarının gelerek, kendisinden buğday isteyeceklerinden korkup, Ahmed-i Bedevî hazretlerinin yanına gitti ve durumu kendisine arzetti. O da, hiç üzülüp endişe etmemesini, kendisinden buğday istedikleri zaman kamh-ı zerî (buğday tâneleri, kırıntıları) bulunduğunu, başka bir şey bulunmadığını söylemesini tenbih etti.Nihayet vâlinin adamları gelip, kendisinden buğday istediler. O da anbarında, kamh-ı zerî'den başka birşey bulunmadığını bildirdi. Adamlar anbarın anahtarını alıp anbara girdiklerinde, hakîkaten, kamh-ı zerî denen kırıntılardan başka bir şey göremediler. Dönüp gittiler ve Rekîn'e de herhangi bir zarar yapmadılar. O da gidip bu durumu Ahmed-i Bedevî'ye arzedince; "Sana bir zarar yapamadıkları için Allahü teâlâya şükret, yalnız O'na hamd-ü senâda bulun." buyurdu.Bir zaman sonra, buğday fiyatları son derece pahalandı ve yakın yerlerde bulunamaz oldu. İnsanlar, ihtiyaçları olan buğdayı bulabilmek için uzak memleketlere gitmek ve çok yüksek fiyat ödemek mecbûriyetinde kaldılar. Rekîn, Ahmed-i Bedevî'ye gelerek bu durumu arzetti. O da; "Elindeki buğdayı insanlara sat! Fakat onlara karşı müsâmahalı davran, ucuza sat! Allahü teâlâ katında bunun sevâbı pek fazladır." buyurdu. Rekîn mahzenlerini açtı. Çok ucuz fiyattan buğday satmaya başladı. Fiyatı çok düşük tutmasına rağmen çok fazla kâr etti. Yakınlarından aldığı zînet eşyâlarını fazlasıyla kendilerine iâde etti. Âilesine, gerdanlık, çeşitli ve güzel elbiseler ve zînet eşyâları aldı. Fakirlere, muhtaçlara pekçok ikrâmlarda bulundu. Herkes kendisine yaptıkları sebebiyle çok duâ etti. Bundan sonra hacca ve Resûlullah efendimizin kabr-i şerîfini ziyâret etmeye niyet etti. Bu niyetini Seyyid-i Bedevî hazretlerine arz edince, izin verdi. Hazret-i Rekîn, yol hazırlıklarına başladı. Hazırlıklarını tamamlayıp, yola çıkacağı zaman, Ahmed-i Bedevî'nin huzûruna vardı. Ahmed-i Bedevî; "Allahü tealâya tevekkül ederek yola çık!" buyurdu. Rekîn orada, Ahmed-i Bedevî'ye ait olan ve kullanılmayan bir aba gördü. Bereketlenmek için yanında bulundurmak niyetiyle bu abayı hocasından istedi. O da abayı verebileceğini fakat yolda kaybedip, bunun için de çok üzüleceğinden endişe ettiğini bildirdi. Fakat Rekîn, o anda bu inceliği anlayamayıp, abayı yanında bulundurmak arzusunda olduğunu söyledi ve nihâyet abayı alarak yola çıktı. Hac vazîfesini îfâ edip geri dönerken, Akabe denilen yerde, abayı hatırladı. Eşyâları arasında aradı koyduğu yerde yoktu. Ararken abayı develerin ayaklarının altında, necâsete bulaşmış olarak gördü. Hemen alarak, güzelce yıkadı ve kuruması için bir yere serdi. Başka ihtiyaçları ile meşgûl olurken, abayı kaybetti. Ne kadar aradı ise, abadan hiçbir haber alamadı. Üzüntü içinde, Mısır'a Ahmed-i Bedevî hazretlerinin bulunduğu beldeye geldi. Kaybettiği abadan daha güzel ve daha pahalı bir aba satın alıp, bunu hocasının yanına götürdü. Bir de ne görsün. Yolda kaybettiği aba, hocasının odasında duruyordu. Hayretler içinde abaya bakarken, Seyyid Bedevî, kendisine; "Ey Rekîn! Teaccüp etme! Sen onu yıkayıp serdikten sonra, ben, onun kaybolmasında endişe edip aldım ve buradaki yerine koydum." buyurdu.Ekseri büyük âlimlere olduğu gibi, bu büyük zâta da karşı çıkanlar, büyüklüğünü inkâr edenler oldu. Fakat, hepsi başlarına gelen çeşitli belâlar ve sıkıntılar sebebiyle cezâlarını gördü. Bunlardan çoğu hatâlarını anlayıp, tövbe ederek talebelerinden oldular. Meselâ, Vech-ül-kamer adında bir kimse vardı. Seyyid hazretlerinin herkes tarafından çok sevildiğini çekemezdi. Dil uzatırdı. Az bir zaman sonra suçlu bulunup îdâm edildi.Şâfiî mezhebinin büyük âlimlerinden ve Seyyid Ahmed-i Bedevî'nin zamânında yaşamış olan İbn-üd-Dakîk, Abdülazîz Dîrînî'ye haber gönderip; "İnsanlar, Seyyid Ahmed-i Bedevî ile çok meşgûl oluyorlar ve onu çok seviyorlar. Ona şu meseleleri sor! Eğer bilebilirse, tam bir velî olduğunu anlarız." dedi. Abdülazîz Dîrînî de, Ahmed-i Bedevî'ye o suâlleri sordu. O da; "Bu suâllerin cevâbı Kitâb-üş-Şecere'de vardır ve şöyle şöyledir." buyurup, hepsinin cevâbını tek tek verdi. Kitaba baktıklarında söylediklerinin aynen olduğunu gördüler. Bundan sonraİbn-üd-Dakîk'in ve Abdülazîz Dîrînî'nin Seyyid hazretleri hakkında şüpheleri kalmadı. Muhabbetleri çok arttı. Kendilerine, Ahmed-i Bedevî hazretlerinden suâl edildiğinde, diğer âlimler gibi bunlar da; "Seyyid Ahmed-i Bedevî, sâhili görülmeyen bir hakîkat ve irfan denizidir." derlerdi.Mısır'da Kâdı'l-kudat olan Takıyyüddîn isminde bir zât vardı. Ahmed-i Bedevî hazretlerinin büyük bir velî olduğunu biliyordu. Fakat, buna Seyyid hazretleri hakkında uygunsuz sözler söylemişlerdi. Bu da yakından ve iyice anlamak için Seyyid hazretlerinin yanına geldi. Sohbet esnâsında bir ara Seyyid hazretlerine; "Sizin hakkınızda bana, uygun olmayan haberler geldi. Cemâate gelmediğiniz, hattâ namazı kılmadığınız oluyormuş. Bu, Resûlullah efendimizin sünnetine aykırıdır ve bu hâl, sâlihlerin hâli değildir." dedi. Buna üzülen Ahmed-i Bedevî; "Sus! Yoksa uçarsın." deyip, Takıyyüddîn'e sert bir nazarla baktı. Nazarın şiddeti ile kendinden geçenTakıyyüddîn bir anda kendisini uçsuz bucaksız bir sahrâda buldu. Kendi kendisini çok ayıplayarak ve kendi kendine çok kızarak; "Hey ahmak ve aptal kişi! Allahü teâlânın dostlarında, evliyâsında kusur ve kabahat aramak senin ne haddine! Bu ıssız sahrâda kimsenin bulunmadığı bu yerde senin hâlin ne olacak?" diyordu. Ağlayarak, sızlayarak, Allahü teâlânın rahmet ve magfiretine sığınarak "Lâ havle" okuyordu. Bu sırada çok uzaklardan bir kimse göründü. Gâyet heybetliydi. Takıyyüddîn, bu ıssız sahrâda bir insan ile karşılaşmanın sevinciyle ve kendisine yardımcı olur ümidiyle, o kimsenin yaklaşmasını heyecânla bekledi. Gelen kimse yaklaşınca, koşarak ellerine sarıldı ve ağlayarak kendisine yardımcı olmasını istedi. O heybetli kimse; "Söyle bakalım. Derdin nedir?" dedi.Seyyid Ahmed-i Bedevî ile arasında olan hâdiseyi anlatınca, gelen kimse çok hayret etti ve; "Hakîkaten sen, tehlikeli bir iş yapmışsın ve çok tehlikeli bir hâle düşmüşsün. Sen buranın Mısır'a olan uzaklığı ne kadardır, bilir misin?" dedi. Takıyyüddîn; "Ben buraları hiç tanımıyorum. Mısır'dan ne kadar uzakta olduğunu da bilemiyorum." deyince, gelen kimse; "Mısır ile buranın arası altmış günlük mesâfedir." dedi. Bunun üzerine Takıyyüddîn'in çâresizliği ve korkusu daha da arttı. Kendi kendine; "Allahü teâlânın rızâsı için beni bu müşkül durumdan kurtaracak birisi yok mudur?" diye söylendi. Buralarda ölüp gideceğini düşünerek; "İnnâlillah." okuyordu. Sonra yine o heybetli zâta yalvararak; "Allahü teâlânın rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Sen bana yardımcı olamaz mısın?" dedi. O da; "Hiç korkma! İnşâ selâmete erersin." dedi ve eliyle işâret ederek çok uzaklarda görülen bir kubbeyi gösterdi. "O kubbeyi görebiliyor musun?" dedi. Takıyyüddîn; "Evet." deyince, o kimse; "İşte, senin kendisine uygunsuz sözler söylediğin Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretleri, ikindi namazını cemâatla orada kılar. Sen şimdi, haline tövbe istigfâr ederek oraya git! İkindi namazı vaktine yetiş. Orada cemâatle namazını kıl! Namazdan sonra Seyyid hazretlerinin elini öp, özür dile! O, inşâ seni affeder ve Allahü teâlânın izni ile seni memleketine ulaştırır." dedi. Takıyyüddîn, bu zâta teşekkür ederek ayrıldı ve süratle o kubbenin bulunduğu yere gitti. Oraya varınca çok güzel bir câmi olduğunu gördü. İkindi namazı vakti olmak üzere idi. Abdest aldı. İçeriye girip oturdu. Biraz sonra hiç tanımadığı garib kimseler câmide toplanmaya başladı. Nihayet Seyyid hazretleri de geldi. Oradaki cemâate imâm oldu. İkindi namazını kıldılar. Namazdan sonra, Seyyid hazretlerinin eline sarılıp, özür dilemeye hazırlanırken Ahmed-i Bedevî; "Hızır aleyhisselâmın yardımı, yol göstermesi olmasaydı çok zor durumda kalmıştın değil mi?" buyurdu.Bu kerâmet karşısında eski hâline daha çok pişmân olan ve kendi kendine daha çok kızanTakıyyüddîn; "Efendim! Ben hâlime tövbe ettim. Sizden çok özür diliyorum. Özrümü kabûl ediniz ve beni affediniz!" dedi. Seyyid hazretleri özrünü kabûl etti, sırtını sıvazladı. "Bir daha böyle düşünceleri kalbine getirme! Şimdi evine dön! Çocukların seni bekliyorlar." buyurdu. Takıyyüddîn; "Hay hay efendim! Bundan sonra hiçbir sözünüze ve hâlinize îtirâz etmeyeceğim. Allahü teâlânın evliyâsında kusur ve kabâhat aramayacağım." dedi. Sonra bir anda kendisini Mısır'da evinin önünde buldu. Bu hâlin tesirinden uzun müddet kurtulamadı.Talebesi Abdül'âl'ın, tövbe-i nasûhun ne olduğunu sorması üzerine şöyle buyurdu: "Tövbenin hakikati, geçmiş günahlara pişman olmak, gelecekte olacağa istigfâr etmek, affını istemektir. İşlenen günâha tamamen pişman ve bîzâr olmak, bir daha o günahı işlememeye cânu gönülden azmetmek ve bu çeşit bir tövbe ile kalbi temizlemekten ibârettir.Sâdık kimsenin kim olduğu sorulduğunda: "Sâdık o kimsedir ki; Allahü teâlânın hükmünden râzı olduktan sonra Allahü teâlânın emirlerini yerine getirip Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uyan, başkasından bir şey istemeyip verilirse şükreden, verilmezse sabreden kimsedir." buyurdu.Ahmed-i Bedevî 1276 (H.675) senesinde Mısır'ın Tanta şehrinde vefat etti. Kabr-i şerîfi üzerine yapılan türbede her sene düzenlenen toplantılarda Mevlid-i şerîf ve Kur'ân-ı kerîm okunması âdet oldu. Ahmed Bedevî hazretlerinin kerâmetleri vefâtından sonra da devam etti.Ahmed-i Bedevî hazretlerinin medfûn bulunduğu Tanta şehri yakınında bulunan Garbiyye şehrinin vâlisi, Ahmed-i Bedevî'nin büyüklüğüne inanmazdı. Bu sebeple, her sene Seyyid hazretlerinin türbesinde düzenlenmekte olan mevlid toplantılarına Garbiyye ahâlisinden katılmak isteyenlere de mâni olur, gitmelerine müsâade etmezdi. Bu hâli haber alan Muhammed Şenavî hazretleri o şehre gidip vâli ile görüştü. Böyle yapmasının çok mahzurlu olduğunu, Seyyid hazretlerinin çok büyük evliyâ olduğunu anlatıp, kendisine çok nasîhat etti. Vâli, nasîhatleri kabûl etmedi. Eski haline de devâm etti. Bu hale çok üzülen Muhammed Şenâvî, bu durumu mânevî olarak, Seyyid Ahmed-i Bedevî'ye arzetti. O anda; "Sabret! O, yakında cezâsını bulur." diye bir ses duyuldu. Az zaman sonra vâlinin yüzünde bir yara çıktı. O vâli, dudaklarını ve dilini de kaplayan bu yara sebebiyle, zelîl ve hakîr hâle düştü. Böylece, evliyâya düşman olmanın cezâsını dünyâda iken çekmeye başladı. Bir müddet sonra öldü. Mısır'da Ebü'l-Gays bin Ketîle isminde âlim bir kimse vardı. Bir gün yolu, Ahmed-i Bedevî hazretlerinin medfûn bulunduğu beldeye düştü. Oradaki insanların, Seyyid hazretlerine çok büyük ihtimâm, hürmet gösterdiklerini görünce; "Siz de fazla yapıyorsunuz. Ona lüzûmundan fazla ihtimâm gösteriyorsunuz!" dedi. Orada bulunanlardan biri; "Sen ne diyorsun. O çok büyük bir velîdir." dedi. Ahmed-i Bedevî hazretlerinin büyüklüğünü anlayamamış olan adam, bu söze daha da içerledi. Fakat cevap vermedi. Bu kimse misafir olduğu için kendisine yemek getirdiler. Yemekte kızartılmış bir balık vardı. Ebü'l-Gays yemek yerken boğazına bir kılçık takıldı. Saatlerce uğraştılarsa da çıkartamadılar. Nice tanınmış doktorlar çağırdılar, onlar da çıkaramadılar. Artık yemekten, içmekten kesilmişti. Yataklara düştü. Her geçen gün ızdırâbı şiddetleniyor, hiçbir şey de yapamıyordu. Ölecek duruma gelmişti. Nihâyet aradan uzun bir süre geçtikten sonra, son çâre olarak Ahmed-iBedevî hazretlerinin kabrini ziyâret edip, rûhâniyetinden yardım istemeyi düşündü. Yakınları bunu Seyyid hazretlerinin kabrine götürdüler. Kabrin yanında oturup, kendisine dil uzattığı için pişmân olmuş bir kalp ile ve Seyyid hazretlerinin rûhuna hediye etmek niyetiyle Yâsîn-i şerif okurken, kendisine bir aksırma hâli geldi. Doktorların uğraşarak çıkaramadıkları kılçık, orada bir aksırma ile çıkıverdi. O kadar rahatladı ki, sevincinden ne diyeceğini bilemedi. "Ya Seyyid Ahmed-i Bedevî! Sizin çok yüksek bir velî olduğunuzu şimdi anladım. Ben sizin hakkınızda çok uygunsuz düşünüyormuşum. Sizin büyüklüğünüzü inkâr etmenin ne kadar yanlış olduğunu ve böyle düşünmenin ne büyük haksızlık olduğunu şimdi çok güzel anladım. Eski düşüncelerimden dolayı Allahü teâlâya tövbe ediyorum." dedi.Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretlerinin doğum ve vefâtının sene-i devriyelerinde ve başka zamanlarda, insanların bu zâta çok alâka muhabbet göstermelerinden rahatsız olan ve Seyyid hazretlerinin büyüklüğünü inkâr eden, kendini beğenmiş bir kimse vardı. Bu bozuk düşüncelerinde çok ileri gittiği bir gün idi. Yine Seyyid hazretlerine buğz eder hâlde iken, hafızasında ve kalbinde îmân ve mârifete âit ne varsa hepsinin bir anda silindiğini hissetti. Ne olduğunu anlayamamıştı. Ne yapacağını şaşırdı. Bu hâlinin, Seyyid hazretlerine olan îtirâzın bir cezâsı olabileceğini düşündü. Seyyid hazretlerinin kabrine gitti. Rûhâniyetinden imdâd istedi. Tövbe ettiğini, affedilmesini ricâ etti. Seyyid'in kabrinden bir ses; "Bir daha inkâr ve îtirâza dönmemek şartıyla." diyordu. Adam; "Peki." deyip kabûl etti. Bundan sonra, îmân ve mârifete ait bildiklerinin tekrar kendisine verilmiş olduğunu hissetti ve sözünü tuttu. Ahmed-i Bedevî hazretlerinin, rûhu için okunan mevlid-i şerîf için toplanılmıştı. Mecliste o zamâna kadar görülmemiş bâzı velîler de vardı. Onlara devamlı bu toplantılara katılan bir zât; "Siz nereden geliyorsunuz?" diye sordu. Hindistan'dan geldiklerini söylediler. Arkasından; "Bu kadar uzak yoldan tâ buralara kadar gelmenizin sebebi nedir? Ticâret falan mı yapıyorsunuz?" dedi. Onlar; "Hayır. Biz sâdeceAhmed-i Bedevî hazretlerini ziyâret etmek ve mevlidinde bulunmak için geldik." dediler. "Peki Hindistan buraya çok uzaktır. Bu kadar uzun yolu ne kadar zamanda aldınız?" deyince de; "Salı günü Hindistan'dan yola çıktık. Çarşamba gecesini Medîne-i münevverede Resûlullah efendimizin huzûrunda geçirdik. Perşembe gecesinde Bağdat'ta Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî'nin huzûrunda idik. Bu gece de (yâni cumâ gecesi) işte buradayız (Mısır'ın Tanta şehrinde Seyyid-iBedevî hazretlerinin huzûrundayız)." cevâbını verdiler. Onlar anlattıkça soru soran zât hayret içinde kaldı. Bunun üzerine; "Niçin şaşıyorsunuz? Allahü tealânın evliyâsı için bütün dünyâ bir adımlık yoldur." dediler.Bir seferinde HâceHalebî adında birisi, yanında kumaş cinsinden mallar olduğu hâlde, mevlidde hazır bulunmak üzere Ahmed-i Bedevî hazretlerinin türbelerine doğru yola çıktı. Seyahat esnâsında yedi atlı önüne geçip, mallarını almak istediler. HâceHalebî, o anda Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretlerinin rûhâniyetinden yardım istedi. Sözü henüz bitmeden, beyaz atlı ve gözlerinden başka bir yeri görünmeyen heybetli ve cesûr biri gelerek haydutları kovaladı. Hâce Halebî gelen zâtı tanıdığını ve onun Ahmed-i Bedevî olduğunu söyledi.Seyyid Ahmed-i Bedevî hazretlerinin türbesinin kubbesinde, Resûlullah efendimizin mübârek ayak izlerinin bulunduğu bir taş vardı. Bu kıymetli taş, kubbeye öyle sanatkârâne yerleştirilmişti ki, türbeye girenler, önce bu taşı görürler, sonra da Seyyid hazretlerini ziyâret ederlerdi. Bâzı kimseler, bu taşın alınarak müzeye konmasını ve burada bırakılmamasını söylediler. Zamânın idarecilerini de iknâ edip, taşı alıp müzeye nakletmek için teşebbüse geçtiler. Fakat ne kadar uğraştılarsa, taşı yerinden ayırmak mümkün olmadı. Bu hâlin, Seyyid hazretlerinin bir kerâmeti olduğunu, taşı yerinden kımıldatamayacaklarını anlayıp, bu işten vazgeçtiler.Ahmed-i Bedevî hazretlerinin Salevât, Vesâyâ, El-İhbâr fî Halli Elfâz-ı Gâyet-ül-İhtisâr ve başka eserleri vardır.KÖTÜLÜK YAPANA İYİLİK ET!Ahmed-i Bedevî hazretleri talebesine şöyle vasiyette bulundu:"Ey Abdül'âl! Dünyâ sevgisinden sakın. Zîrâ sirke saf balı bozduğu gibi dünyâ sevgisi de sâlih ve iyi amellerini bozar. Yetimlere, şefkat, çıplaklara elbise giydirmekle merhamet, açları doyurmakla himâye, garipleri zayıfları ikrâm ile korumak âdetin olsun. Bu işlerin Allahü teâlâ katında kaybolmaz.Ey Abdül'âl! Zikre, Allahü teâlâyı anıp, hatırlamaya devâm et. Bir an bile Allahü teâlâdan gâfil olma, O'nu unutma. Gece kıldığın bir rekat namaz, gündüz kıldığın bin rekatdan daha üstündür. Allahü teâlâyı zikretmek kalp ile olur, sâdece dil ile olmaz. Allahü teâlâyı hâzır bir kalp ile an! Allahü teâlâdan gâfil olmaktan sakın! Çünkü, bu gaflet kalbi katılaştırır. Sabır, Allahü teâlânın hükmüne rızâ göstermektir. O'nun hükmüne rızâ göstermek ve emrine teslim olmak demek, nîmete kavuştuğunda sevinip ferahlık duyduğu gibi, musîbet ve sıkıntı geldiğinde de aynı sevinç ve ferahlığı duyabilmek demektir. Nitekim Allahü teâlâ, Bekara sûresinin 155. âyet-i kerîmesinde meâlen, Peygamber efendimize hitâben; "(Ey habîbim! Musîbet ve ezâya) sabredenlere (lütûf ve ihsânlarımı) müjdele!" buyuruyor. Zühd sâhibi olmak, dünyâya düşkün olmamak demek; dünyevî arzu ve istekleri terk etmek sûretiyle, nefse muhâlefet etmek demektir. Harama düşmek korkusundan dolayı, yetmiş tâne helâli terk etmektir. Tefekkür etmenin hakîkati, Allahü tealânın yarattıkları hakkında düşünmek, fakat Allahü teâlânın zâtı hakkında düşünmemektir.Ey Abdül'âl! Allahü teâlânın kullarından birine bir musîbet gelse, bunun için sakın sevinme! Gıybet ve dedi-kodu yapma! İnsanlar arasında söz taşıma! Sana eziyet vereni, zulmedeni affet! Kötülük yapana iyilik et! Sana vermeyene ver.Ey Abdül'âl! Dervişliğin, talebeliğin şartları; kötü iş ve sözlerden sakınmak, harama bakmamak, iffetli olmak, her zaman Allah korkusuna sâhib olmak, Allahü teâlânın emirlerine uygun yaşamak, Allahü tealâyı hiç unutmamak, âhirette başa gelecekleri düşünerek hep uyanık ve dikkatli olmaktır.Ey Abdül'âl! Yolumuz, Kur'ân-ı kerîme ve Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesine, bildirdiklerine uymak, doğruluk, verdiği sözü yerine getirmek üzerine kuruludur. Âlimler yanında dilini, insanların ileri gelenleri yanında gözünü, hocanın huzûrunda kalbini muhâfaza et. Edep ve vakâr üzere ol.Ey Abdül'âl! İlmi olmayan kimsenin dünyâda da âhirette de hiçbir kıymeti yoktur. Hilmi, yumuşaklığı olmayan kimseye, ilmi fayda vermez. Allahü teâlânın kullarına şefkat etmeyen kimseye, Allahü teâlâ katında şefâat yoktur. Sabırlı olmayan kimseye, işlerinde selâmet yoktur. Takvâsı, Allahü teâlâdan korkması, haramlardan sakınması olmayan kimsenin, Allahü teâlâ indinde hiçbir kıymeti yoktur. Bu altı hasletten nasîbi olmayan kimsenin, Cennet'te yeri yoktur.İMDÂT YÂ SEYYİD BEDEVÎSâlim isminde bir kimse küffâr memleketlerinden birinde esirdi. Başında bir nöbetçi asker vardı. Bu asker, müslümanların, Seyyid-i Bedevî'yi çok sevdiklerini, sıkıntıda kalınca rûhundan yardım istediklerini ve Allahü teâlânın izni ile böyle insanların imdâdına yetiştiğini duymuştu. Bunun için o zâtın Seyyid hazretlerinden yardım talebinde bulunmasından korkuyordu. Ona sık sık; "Eğer senin, yâ Ahmed Bedevî! dediğini işitirsem, çok eziyet, işkence ederim." diye tehdit ederdi. Bir gün bu korkusundan dolayı onu büyük bir sandık içine koydu. Kapağını kilitledi. Kendisi de sandığın üzerine yattı. Geceleyin Sâlim Efendi Seyyid Bedevî'den yardım isteyip; "İmdât yâ Seyyid AhmedBedevî hazretleri! Bana yardım ediniz!" dedi. SeyyidAhmed hazretleri geldi. Sandığı, üzerinde yatan askerle berâber alıp götürdü. Bir anda kendilerini bilmedikleri bir yerde buldular. Orada Sâlim Efendiyi sandıktan çıkardı ve gözden kayboldu. Etraflarında toplananlara, olanları anlattılar. Onlar; "Burası Kayravan'dır. Geldiğiniz yer ile arası çok uzaktır." dediler. O asker de bu hâl karşısında çok şaşırdı ve müslüman oldu. Seyyid hazretlerinin kabrini ziyâret için berâberce Mısır'a gittiler."1) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.3092) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.1833) Şezerât-üz-Zeheb; c.5, s.3454) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.1, s.3145) El-A'lâm; c.1, s.1756) Îzâh-ül-Meknûn; c.2, s.6447) Hüsn-ül-Muhâdara; c.1, s.5218) Kâmûs-ül-A'lâm; c.1, s.787, c.2, s.12579) Hadîkat-ül-Evliyâ (son kısım); s.110) Tabakât-ül-Evliyâ; s.42211) Tuhfet-ür-Râgıb; s.6512) Tam İlmihâl Seâdet-iEbediyye; s.98013) Rehber Ansiklopedisi; c.1, s.12014) Mir'ât-ül-Harameyn (Mir'at-ı Medîne); s.104915) Kıyâmet ve Âhiret; s.12816) Menâkıb-ı Ahmed-i Bedevî (Süleymâniye Kütüphânesi, Hasan Hüsnü Paşa Kısmı, No:587)17) Dürr-ül-Mahज um (Süleymâniye Kütüphânesi, Tahir Ağa Kısmı, No:421)
__________________